SEKÜLER TEHDİT KARŞISINDA İNSAN

Tabiatın uyumu, düzeni, kendi içerisindeki devamlılığı, bu devamlılığı ayakta tutan kurallar, bu kuralların işleyişi ve fonksiyonelliği insanın tarih boyunca merakını çekmiştir.   Zaman içerisinde gözlem, deney ve soyutlama yoluyla bu sırları keşfetmeye dalan insan tabiatta işlerlikte olan bir determinizm olduğu kanaatine varmış; fakat özellikle modern dönemde bu bilgiyi, insanı ilgilendiren olaylar da dahil olmak üzere genelleştirme yoluna gitmiştir.   Halbuki burada atlanan önemli bir nokta var.   Tabiatta işlerlikte olan determinizm acaba gerçekten insan için de geçerli mi?   Belli şartları yerine getirdiğimizde insan gerçekten kaçınılmaz olarak aynı cevabı mı veriyor?   Toplumlar benzer şartlar ve problemlerle karşı karşıya kaldıklarında aynı tepkileri mi oluşturuyor?   Bunun böyle olmadığını hem günlük hayatımızda hem de insanlığın tarihinde ve birikiminde rahatlıkla görebiliyoruz.   İnsan, tabiata bakarak kendini de bu determinizm içerisine hapsetmekte ısrarlı, kendisine adeta bir deli gömleği giydirmekte kararlı olsa da bu dünyaya uyumsuzluğu, başka hiç bir yaratıkta görülmeyen isyanı, zaman zaman kendisinin de anlamlandıramadığı tuhaf davranışları ve nihayet bir türlü kurtulamadığı ezeli bir gerilimi içinde taşıyan yegane varlık.   Bir şekilde içinde yaşadığı ortamdan hoşnut olmayan, hep başka bir dünya arayan veya en azından bu dünyayı değiştirmeye soyunan fakat diğer yandan içinde yaşadığı dünyada olup-bitenden yakasını kurtaramayan ve zaman zaman zorunlu olarak olup-bitene tabi olan tek ‘yabancı.’


İnsan Mümkündür


İnsanın “ezeli gerilimi” ve “yabancılık hissi” belki de kendisine ait olan ve başka hiç bir canlıda bulunmayan özün başlıca özellikleri.   Biraz daha yakından bakarsak bu iki özelliğin insana ait olan özden kaynaklanan bir uyumsuzluk, bir tuhaflık, tabiattaki düzene ve akışa hiç de oturmayan bir ‘davranış bozukluğu’ olduğunu da anlayabiliriz.   İnsanın bütün ‘tabularını’, fonksiyonelliğe indirgenemeyen bütün davranışlarını, tarihteki bütün isyanları ve bilinçli intiharı dahil bütün ‘saçma hareketlerini’ bu cümleden sayabiliriz.   Bu durumda elimizde iki şık kalıyor.   İnsan ya kaybedilmiş fonksiyonelliği ile en yüksek derecedeki hayvanın gerisine ve tabiattaki kaçınılmaz ileri gidişin dışına düşmüştür; ya da salt madde ve determinizm çerçevesinde anlamlandıramayacağımız fakat bir başka bağlamda mutlaka bir anlamı olan ve bu anlamın ip uçlarını veren dolayısıyla anlaşılabilir davranışlar geliştiren bir yaratıktır.   İşte bu ikinci şık bize insanın mümkün olduğunu ve onun sadece kendine ait özünü biraz olsun anlatmaya yetiyor.   Bir tarafta otlarla, böceklerle, sürüngenlerle, çakallarla velhasıl yeryüzünün tüm üyeleriyle aynı taraftan gelen “çamur” diğer tarafta güzel sıfatlarla ve davranışlarla donanıp Mutlak Varlığa doğru tekamül edebilecek, bize O’nun tarafından üflenmiş “ruh.”   Ama ikisi hep iç-içe, hep bir arada ve hep tek parça halinde.


İnsan özünün bu ikisi bir arada fakat birbirinden tamamen ayrı vasıfları ve etkileri ancak her insanın kendi kişisel serüveni içerisinde bizatihi kendisi tarafından müşahede edilebiliyor.   Bir an kendi bireysel geçmişlerimize dönerek hayatımızın insani açıdan en düşük anları ile yine insani açıdan en fazla yükseldiğimizi hissettiğimiz zamanları hatırlarsak bu davranışlarımızı yönlendiren saiklerin tamamen iki ayrı kaynaktan neşet ettiğini fakat ikisinin de bizleri farklı taraflara doğru yönlendirdiğini ancak bu çekişme sonucunda birinin galebe çaldığını anlamakta zorluk çekmeyiz.   İster nefsimizin, ister bir başkasının hukukuna tecavüz etmek olsun, sefilleşme noktaları dediğimiz hadiseler gerek bir ihtiyaca cevap vermeleri açısından gerekse ‘doğadaki düzen’ perspektifinden sorgulandığında son derece fonksiyoneldir ve doğadaki determinizme de uygundur.   Son tahlilde ‘tabiidir.’   Diğer yandan dürtülerle başa çıkabilmek, bir başkası için fedakarlıkta bulunmak ve başkalarının selameti için kendimizi riske etmek hatta feda etmek gibi durumların yukarıdaki gidişe eğreti durduğu da ortadadır.   O halde insanı maddenin kaçınılmaz evrimi çerçevesine sıkıştırdığımızda bu soylu hareketlerin hepsi anlamsız hatta ‘marazi’ hareketler olarak karşımıza dikiliyor.   Ancak ‘marazi’ olanı yok saydığımızda veya bunun herhangi bir anlamı olmadığını var saydığımızda da “insan” buharlaşıyor ve elimizden kayıp gidiyor.   Edebiyat kahramanlarını, sinema esas çocuklarını, ağıtlar andıklarını, dağlar Köroğlu’nu, tekkeler gerçek dervişlerini, dindarlar da peygamberlerini kaybediyor.   Böyle bir yeryüzü kaos durumlarında vahşi bir ormana dönüşürken düzen durumlarında ancak bir besi çiftliği şeklinde yeniden ‘imar’ edilebiliyor.


Teoriler ve İnsan Fıtratı


Eğer insan denen bir şey varsa veya var sayılacaksa, o zaman ‘marazi’ olanı insani olan şeklinde değerlendiren, erdemi insanileştiren ve insanı erdemli olmaya çağıran bir referansın eksikliği ve ihtiyacı kendiliğinden ortaya çıkıyor.   Bahsettiğimiz ihtiyaç hümanist felsefenin yaptığı gibi madde açısından ‘marazi’ olanı meşrulaştırmak adına kurgulanan muğlak bir referansa duyulan ihtiyaç değil.   Bahsettiğimiz ihtiyaç maddenin evrimine halel getirmemek ‘kararlılığı’ ile aslında dolaylı yoldan “insanı” iptal eden iddiaların insanı görmezden gelmesi, onun bazı davranışlarını maddeye ve maddenin tabi olduğu yasalara irca edemediği için nasıl yok saydığı ile; kısaca beşerin kibiri veya en iyimser yorumla bakar körlük ile ilgili.   Eksik referansla yani insanı homo sapiens’e dolayısıyla salt maddeye indirgeyerek yapılan açıklamalar her zaman oldu ve muhtemelen bundan sonra da olacaktır.   Ancak bugüne kadar eksik referansa bağlı kalarak, daha açık bir ifadeyle insanı salt madde ve onun ilişkileri çerçevesinde kabullenerek, hatta buna ‘iman’ ederek bu çerçeve içerisinde yaşamak ne bireysel planda ne de toplumsal planda başarılamadı.   Marxizm, ideoloji ve ezilen yığınlar uğruna kendi maddi varlıklarını yani canlarını feda edenlerin veya riske edenlerin birer “kahraman” olduklarını ilan etmekle ve bunu teşvik etmekle bireysel planda; bu kahramanları toplum içerisinde birer örnek şahsiyet olarak anma ve yaşatma gayretleri ile toplumsal planda teorinin eksik referansla yazıldığını bir anlamda itiraf etmiş oldu.   İşin daha ilginç tarafı bu paradoksu onyıllarca gururla yaşadı.   Materyalistlerin sermayeci kanadı bu kahramanları ‘kandırılmış’ olarak nitelemekle erdemden yoksun davrandıysa da materyalist felsefe açısından çok daha ‘tutarlı’ bir yoruma ulaştı.   Haklıydı: eğer ben maddenin tesadüfler sonucu ortaya çıkarttığı bir ürünsem ve bir organizma olarak kendi hayatiyetimi korumak zorundaysam sınıf çıkarları veya senin için kendimi feda etmem nasıl tutarlı bir davranış olabilir ki?    Tarihi pratik bize gösterdi ki insanlığı elden bırakmadıkça tutarlı bir materyalist olunamıyor.   Erdemli olmaksa teori karşısında tutarsızlığa düşmek pahasına ancak materyalizmin sınırlarını parçalayan bir pratikle mümkün oluyor.


Marxistlerin bu dindarlık kokan paradoksal davranışlarını çağrıştıran bir başka durum yakın zaman içinde ABD kiliselerindeki çocuk suistimali skandallarıyla tersinden yaşandı.   Katolik kilisesi cinsel birleşmeyi topyekün günah saymakla materyalist görüşe benzer bir şekilde insanı yine eksik referansla açıklamaya çalışıyordu.   Bu kez inkar edilen taraf insanın madde tarafı bir diğer deyişle çamurdan gelen yanıydı.   İnsanın doğasına ve insanlığın tecrübesine bakarsak dürtüleri disiplin altına almak mümkün hatta faydalı olsa da sağlıklı bir insanda bunları insan zihninden uzaklaştırmanın mümkün olmadığını görüyoruz.   Dürtülerin kontrolsüz tatmini insanlarda nasıl yeme, içme ve cinsellik anlamında tatminsizliklere ve yeni uyaranlar ve hazlar peşinde koşmaya, hatta bunlara ulaşmak adına suç işlemeye  zemin hazırlıyorsa bunların tamamen bastırılıp yok edilmeye çalışılması da nevrozlara, algılama ve muhakeme bozukluklarına, dolaylı yoldan sapmalara ve patlamalara yol açabiliyor.   Yeme-içme söz konusu olduğunda organizmanın ölümü gündeme geliyor.   O halde şöyle özetleyebiliriz: çamur ve ruhtan oluşan insan fıtratını eksiltmek mümkün görünmüyor.


Yalancı Özgürlükler


İnsan özünü oluşturan ve birbirine irca edilemeyen çamur va ruh tarafları birbirlerini geriletip küçük bir alana sıkıştırılabilmelerine rağmen insan hayatı devam ettiği sürece biri diğerini ortadan kaldıramıyor veya yok edemiyor.   Ancak büyük ölçüde fonksiyonsuz kılabiliyor.   Fakat bu durumda insanla bağlantısı hiç bir zaman tam olarak kopmamış iki farklı davranış biçimi ortaya çıkıyor.   Sürekli haz peşinde koşanlar bir noktadan sonra dürtülerin tatmini ile yetinmiyor ve değişik hazlar aramaya ve ‘geliştirmeye’ başlıyor.   Dürtülerin tatmini konusunda hayvanlar ne kadar fonksiyonel ise azgınlaşan insan o kadar fonksiyon dışı davranıyor.   Vahşi bir hayvan acıktığında öldürüyor ve öldürdüğünü tamamen tüketiyor.   Uzak Doğu’da canlı maymun beynini kaşık kaşık yedikten sonra bedenini çöpe atmak ise ancak ‘uygar dünyanın’ hiç bir şekilde yiyecek sıkıntısı çekmeyen en üst gelir gruplarına has bir ‘fantezi.’   İnsanın özündeki ruhun geriletilip köşeye sıkıştırılması madde tarafının gelişimine değil ancak kontrolden çıkıp bir tümör gibi büyümesine yol açıyor.   Ruhun bıraktığı boşluk ile maddenin sahip olduğu özellikler arasında boyut ve keyfiyet farkı olması bu boşluğun madde ile doldurulmasını imkansız kılıyor.  Hazlar muazzam katsayılarla çarpılıyor ve tekrar tekrar yaşanmaya çalışılıyor, ancak nafile.  Madde burada yalancı bir özgürlüğü tadıyor ve çıldırıyor; insan da “sefillerin en sefili” haline geliyor.   Ancak bu durumda bile insanın ruh ile bağlantısı tam olarak kopamıyor.   Her insanda mutlaka “insani” bir taraf kalıyor, örneğin bir işkenceci evinde müşfik bir baba olabiliyor, bir dilenciye yardım edebiliyor.   Her insanın bu sefil durumdan çıkıp kurtulabilmesi her an imkan dahilinde kalıyor ve bu süreç ancak o insanın irade kullanması ile başlatılabiliyor.


İntihar


Madde tarafımızın ruhumuzu tam anlamıyla yok edememesine hatta tamamen fonksiyonsuz kılamamasına rağmen, ruhumuz madde tarafımızın varlığına son verebilir daha doğrusu fonksiyonsuz kılabilir.   Ancak bu durum hayatla bağdaşmaz.   Bir çok insan herhangi bir dış zorlama olmaksızın bazı prensipler uğruna açlık boykotu vs. ile kendi varlığını yavaş yavaş ve en zor biçimde ortadan kaldırabilmiştir.   Aşırı duyarlı bir çok insan bu dünyanın alçaklığına, rezilliğine ve pisliğine daha fazla tahammül edemeyerek bilinçli bir intiharı onurlu bir çözüm yolu olarak seçebilmiştir.   İşin ilginç tarafı genellikle tanrısız ve materyalist bir gelenekten gelen veya bizlerin öyle tanıdığı bu insanların bu davranışları sıra dışıdır ve bir başka yönüyle kendi felsefeleri açısından bir tutarsızlıktır.    Ancak insana özgüdür ve insanı anlamak açısından üzerinde ziyadesiyle düşünmeye değer.   Bu durumda organizmanın kendi varlığını koruması prensibi çöker veya en azından bu prensip insanda ciddi bir kırılmaya uğrar.   Diğer bir deyişle insan kendi özünde öyle bir bilgiyi ve özlemi taşır ki bu bilgi zaman zaman kendi maddi varlığını da hiçe sayabilir.   Eğer insan maddenin çocuğu ise ve organizmanın kendi hayatiyetini koruması kaçınılmaz ise hangi ızdırap veya çatışma onu yaşamaktan vazgeçirebilir ki.   Sonra, benim bedenim ızdırap çekmedikçe bana ne oluyor ki ben bu dünyanın rezilliklerini kendime dert edinip kendi hayatıma son veriyorum.   Tüm bu olaylar şüphesiz ki insan ruhunun, bir anlamda “kalbin” tezahürleridir ancak “öğütler ve hatırlatmalar” ile, başka kalpler ile irtibatı kopmuş, öksüz ve kimsesiz kalmış bir kalbin.   Sadece insan fakat istisnasız her insan, kendi ruhunun bu başkaldırmaları ile sürekli irtibat halindedir ve yine her insan, eğer ruhunun saf halinin duyarlılıkları ile başbaşa kalabilse ve duyarlılıklarına cevap verebilse kendi bedenini yok etmeye kadar uzanabilecek bir süreci veya bir isyanı hiç beklemediği bir anda yaşayabilir.   Bu durum tabir caiz ise bilinçsiz ve kör bir uçuş halidir.


Teskin


Biz insanları muhatap alan “öğüt ve hatırlatmalar” bizlere sadece “sefillerin en sefili” olmaktan nasıl kurtulacağımızın değil aynı zamanda “kör bir uçuş” haline geçmeden nasıl “en iyi kıvama” ulaşabileceğimizin; dünyanın pisliği ve rezillikleriyle nasıl başa çıkabileceğimizin de bilgisini verir.   En duyarlı kalplerin “kör uçuşlara” geçmesi gibi bir zorunluluk yoktur.   Biz insanlardaki en duyarlı kalplerin sahipleri peygamberlerdi ama hepsi “en iyi kıvamın” en yüksek örnekleridir ve istikametlerini en iyi şekilde bilenlerdir.   Onlar “öğüt ve hatırlatmaları” en üst düzeyde dikkate almış, en yoğun şekilde “inanmış ve yaşamış,” seçilmiş insanlardı.   Kötülüklerle nasıl mücadele edileceğini bizlere bizzat yaşantılarıyla gösterdiler ve bunun bir şekilde yaşanabileceğini pratik olarak öğrettiler.   İnsanın sefillik çukuruna düşmeden bütün maddi ihtiyaçlarını karşılayabileceğini; kalplerdeki duyarlılığı koruyarak fakat intihara başvurmaksızın inandıkları doğrular yolunda gerekirse bu dünyadan vazgeçilebileceğini gösterdiler.   Bu bağlamda vahiy bize sadece sefilleşmeksizin nasıl yaşayabileceğimizin sırrını vermekle kalmıyor aynı zamanda ruhlarımızı, maddi varlığımızı yok etmemesi konusunda da ikaz, teskin ve ikna ediyor.   Bizlere bir yandan kalplerimizi, diğer yandan akletmeyi hatırlatırken vasat ümmet çerçevesinde kalmanın ancak “kalplerimizle akletmek” sayesinde başarılabileceğini öğütlüyor.


İnsana Ait Öz


Skolastik düşüncenin kozmozu tek bir düşünce cümlesi üzerine bina etme ve her şeyi bu düşünce sistemine uygun olarak açıklama hatta gerekirse bu düşünceye uygun hale getirme ‘hırsı’ modern felsefenin de içine düştüğü, bir farklı deyişle, kiliseden belki de antik çağdan tevarüs ettiği gayri-insani bir tutum olarak hala tepemizde duruyor.   Bu gayri-insani tutum İlahi olanı kökten reddeden ve felsefenin içerisine sokmaktan titizlikle kaçınan seküler felsefe ortamının bir anlamda adı konulmamış, belki kendilerinin de farkında olmadığı bir tanrılık iddiasıdır.   Seküler felsefe hem insanın maddenin bir ürünü olduğunu iddia ediyor, hatta buna iman ediyor, hem de kendisini bir ürün olarak ortaya çıkartan maddeyi, daha genel anlamda varlığı salt kendi çabası ile kavrayabileceğini umuyor.   Çoğu zaman da bu çabayı tek bir sihirli cümle ile noktalamak istiyor.   İlahi olana karşı en yumuşak tavrı kayıtsız kalmak olan seküler felsefe bu davranışıyla kendini kalpsiz kılmakla kalmıyor monist saplantılarıyla, aklı kalpten ayırmakla insanın özünü de felç ediyor.   Halbuki akıl verili çalışan bir ‘alettir’ ve sanıldığı gibi bütünüyle insana özgülüğü (en azından bazı elemanları açısından) oldukça şüphelidir.   Akıl ancak nesneler ve olgular arasındaki bağlantıları, ilişkileri anlar, analiz yapar ve çamur tarafımızın zirve noktasıdır.   Akıl gözlem sonuçlarını değerlendirir, doğrular veya yanlışlar.   Tabiatı, olayları anlamak akıl ile başarılır ve sonuçta bilimsel bilgi de aklın eseridir.   İnsanın özünde maddi tarafımızın zirvesi olan aklın insan ruhunda temas halinde olduğu nokta ise kalptir.   İnsan ruhunun bütün özellikleri bu noktaya uzantılar verir ve yaratılış özelliklerini koruyabilmiş bir insanda ikisi harmoni içerisinde çalışır.   Yani insanın fıtri aklı, kalbi akıldır.   Bütünlüğünü koruyabilmiş ve baskı altında olmayan bir insan aklederken daima kalbin gölgesindedir.   Değer yargılarını oradan alır.   Bu durumda bilim ve teknoloji, hatta felsefe ve öğrenilmiş her şey aklın eseriyken Yaratıcı’ya olan bağlılık, ahlak ve sanat kalbi tarafımızda yer alır.   İşte sadece insanın özüne ait olan özelliklerimiz bu sonunculardır.


Çelişkiler Yumağı İnsan


Akılla kalbi ayırdığımızda bir yandan bilim ve düşünce; diğer yandan din, ahlak ve sanat insani olmaktan çıkıyor.   Birinci gruptakiler değerlerden; ikinci gruptakiler ise muhakemeden uzaklaşıyor.   İnsan adeta ortadan ikiye ayrılıyor ve o anda fotoğraf donuyor.   Bu ayrışmadan iki tarafın elemanları da insanın idrakindeki vasıflarından çok şey yitiriyorlar.   Ahlak ve din inkar edilmediği sürece rasyonelleştirilip kalple bağlantıları kesilirken bilgi ve düşüncenin önüne din ve ahlak adına akletmeyi terketmiş bir dogmatizm dikiliyor.   Laboratuarında her gün kedi ve köpekler üzerinde deneyler yapan ve sonuçta zorunlu olarak deney hayvanını öldürüp çalışmasını gönül rahatlığı ile tamamlayan ve makalesini yazan bir bilim adamı aynı günün akşamı evinde beslediği kedisi veya köpeği grip olduğunda veya depresyona girdiğinde bir çocuk gibi telaşlanıp tüm servetini gerçekten onun tedavisine harcayabiliyor.   Aynı bilim adamı kurban bayramında kurban kesmek yerine bu paranın hasta çocukların tedavisinde kullanılmasını önerirken apartman kapıcısının çocuğunun tedavi masraflarına katkıda bulunmayı hiç düşünmeyebiliyor, bu parayı kedisinin sağlığı için harcamayı tercih edebiliyor.   Yine aynı bilim adamı Ramazan orucunu tutarken, hatta namazlarını kılarken çağımızda kuaförlerin ve kozmetik sanayiinin olması hasebiyle başörtüsünün gereksiz olduğu hükmüne varabiliyor.      Bunlar birbirinden mahrum bırakılmış, ana bağlantıları kesilmiş izole akıl ile izole kalbin tipik davranışları olarak hergün karşımıza çıkıyor.   Yukarıdaki örneklerin hepsi tek tek ele alındıklarında, savunucuları tarafından zorlama yöntemlerle de olsa ve inandırıcılıktan uzak da düşse belki bir şekilde izah edilebilir.   Ancak daha vahim nokta bu davranışların ve çıkarımların hepsinin aynı şahıs tarafından aynı zaman diliminde yapılıyor olmasıdır.


Parçalanmadan Ufalanmaya


Akılla kalbin birbirinden kopartılmasının tarihi oldukça eskiye dayansa da insan zihninde yaptığı tahribat modern çağda şiddetini arttırmıştır.   Yakın zamanlarda sadece aklılla kalbi birbirinden ayırmak noktasında kalınmamış  hem kalbi tarafın hem de akli tarafın elemanları arasındaki ara bağlantılar da kesilmiştir.   Dahası bilimin alt dalları bile birbirinden kopmuş bir halde kendi mecralarında çalışmalar yaparken bir diğer bilimin alanına giren noktalarda tahribat yapabilmektedir.   Bir nükleer deneme toprağa ve su kütlelerine zarar verebilmekte, buradaki ekim alanları ve su kütlelerindeki ürünler kansere yol açabilmekte, kanser insana, tedavisi ekonomiye bedel ödetmektedir.   Bu ilişkiler zincirini daha da uzatmak mümkünken insanın nihai olarak karda mı yoksa zararda mı olduğu hala şüphelidir.   İkisi de akıl tarafında olmasına rağmen bugün felsefe ve bilim tamamen ayrı yönlere doğru akmaktadır.   Bunun nedeni seküler felsefenin kendisini hala hikmetten ‘arındırmayı’ başaramamış olmasıyla açıklanabilir.


Diğer yandan bilimin ahlak ile ilişkisi her zaman sorun olmasına rağmen yakın zamanlarda bilim büyük ölçüde ahlaki denetimden uzak düşmüştür.    Sinir sistemi anatomisi ve fizyolojisinin, ayrıca insanın dış uyaranlar (örneğin buzlu su) karşısında ne kadar hayatta kalabileceği bilgisinin Nazi Almanyası döneminde ‘keşfedilmesi’ elbette ki tesadüf değildir.   Aynı dönemde ABD’li bilim adamları frengi üzerine araştırmalarla meşguldüler.   Frengi hastalığına yakalanmış Afrika kökenli Amerikalılar elde bir takım tedavi yöntemleri bulunmasına rağmen tedavi edilmediler ve bu şekilde ‘insanlık’ Tuskagee çalışması olarak bilinen meşhur çalışma ile frengi hastalığının doğal seyrinin ‘bilgisine’ ulaştı.


Tanrısız Sanatın Çıkmazı


Her ne kadar çoğu zaman dinden kendini bağımsızlaştırsa da sanat, hem felsefe hem de bilimle daima mesafeli duruyor ve dinden farklı bir şekilde de olsa kalplere veya bilim ve felsefenin ulaşamadığı, ulaşmak gibi bir derdinin de olmadığı içerilerde bir yerlere hitap ediyor.   Tanrısız sanat bile insanın yalnızlığından, felsefe ve bilimin soğukluğundan, bir yabancılıktan bahsediyor.   Bir gerilimi had safhada yaşıyor.   İnsan gerçekten maddenin, bu dünyanın ürünü ise bu dünya insanın anayurdu sayılmaz mı; o zaman bu gerilim ve korku neyin nesidir.   Sanat bizatihi varlığı ile dinin odaklandığı yeri hedef alıyor.   Sanatın, daha doğrusu tanrısız sanatın neden doğuda değil de batıda geliştiği belki de felsefenin dinden köklü bir kopuş ile ayrılması gerçeği ile açıklanabilir.   Doğuda o veya bu şekilde daima hayatın içinde kalmış olan din sanatın işlediği varoluş gerilimini ve korkusunu zaten içinde barındırıyordu.   Batıda felsefe dinden bağımsızlaşınca ve insan dünyevileşince sanat boşta kalan ve ilahi olana tekabül eden alanı hızla doldurmaya çalıştı çünkü din nereye hitap ediyordu ise sanat da oraya hitap ediyordu.   Yine determinizm ve materyalizm bağlamından bakarsak sanat, insanın marazi hallerinden biridir ve fonksiyonellikten en uzak uğraş alanıdır.   Aslında onu insani kılan da budur.


Müslümanların fakat genelde dindarların sekülerleşmiş sanata mesafeli durması tesadüfi değildir.   Din, ahlak ve sanat insanın kalbi tarafında yer almasına rağmen dinle ve ahlakla ara bağlantılarını kopartmış bir sanat varlığı ve hayatı bir bütün olarak kavrayan ortalama bir müslümanın zihninde kaçınılmaz olarak bir meşruiyyet sorunu yaşayacaktı.   Tanrısız sanatı kalbin bir ürünü olarak değil de insanın akıl tarafında kalan bir ideolojinin zaman zaman saldırganlaşan uzantısı şeklinde değerlendiren ortalama bir müslüman sonuçta yine sanatı tam olarak reddetmedi. Sadece ahlakı hiçe sayan sanatı kaale almadı.


İnsanın Rahman Arayışı


İnsan zihninin tarih içerisinde aldığı yol boyunca tevhid inancından sapma, diğer bir deyişle “şirk” mutlak olan ile izafi olanın insan zihninde hakiki anlamlarını kaybetmesi, yer değiştirmesi veya bu ikisi arasındaki sınırların flulaşarak hiyerarşinin bozulması veya bir birinden tamamen kopartılması olarak gerçekleşiyor.   Mutlak Varlığın aynı zamanda Yaratıcı olduğu bir düzen içerisinde varlık alemini kategorik olarak tahayyül edersek Mutlak Varlığı herşeyin merkezinde, O’nun yarattığı herşeyi derece derece etrafında, yani varlıklarını O’na borçlu olan ve O’na tabi olan halkalarda buluruz.   Bu hiyerarşi içerisinde eşref-i mahlukat, el-Halık’a en yakın konumda birinci halkaya yerleştirilmesine ve kendisine üflenen ruh ile Yaratıcıdan belli özellikler taşımasına rağmen yine de izafidir.   Ancak mahlukatın diğer halkalarından farklı olarak el-Alim’in ihsan ettiği bilgi ile donatılmıştır ve el-Hakk’a doğru hareketlenerek bir tekamül yolculuğu sonucunda kamil insan sıfatına erişebilir.   Varlığını el-Halık’a borçludur; hayatını O’nun yarattığı düzen içerisinde devam ettirme mecburiyeti ve O’nun rızası doğrultusunda davranma gibi ahlaki bir yükümlülüğü vardır.   Dolayısıyle O’nun rızasını hedef almayan her davranış tevhidin gerçek anlamının yitirilmesine neden olacaktır.


Mutlak Varlığa sırt çeviren bütün gelenekler O’nun yerine yıldızları, tabiatı, tarihin kaçınılmaz olan akışını, maddeyi, toplumu hatta zaman zaman insanları koymuşlar; sonuçta sadece mutlak ile izafi olan arasındaki hiyerarşik düzeni ters çevirmekle veya bir kargaşa yaratmakla kalmayıp insanı determinist ilişkiler çerçevesinde boğarak tam bir nesne konumuna indirgemişlerdir.   Bu indirgeme bir yönü ile insanın bu evrende yapayalnız olduğunu vehmetmesine rağmen diğer bir yönü ile aşkın bir güvenlik arayışıdır.   Kendisi dışındaki gücün ne zaman ve nasıl davranacağını bilmek, bir başka açıdan o güç ile iyi geçinmek arzusudur.   Bu güvenlik, bilmek ve uyum içerisinde olmak arzusu insanın fıtri bir çıkışıdır.   İnsanın tarih içerisinde er-Rahman’ı kaybettikten sonra kesintisiz bir şekilde giriştiği bu ısrarlı ‘tanrı’ veya muadili bir şey arayışı bile inkarcı karakterine rağmen onun bir rahmana olan özlemini dile getirmiyor mu?


Gülümseyen Şirk: Hümanizm


Hümanizm de tıpkı diğer şirk teşebbüsleri gibi dinin yabancılaşmış bir formu olarak fakat belki de dine en yakın bir şekilde konumlanarak karşımızda duruyor.   Hümanizm sanki Kilisenin Hz.İsa sevgisindeki aşırılık ve ölçüsüzlüğüne bir nazire gibi insanı aşırı yüceltmekle kalmayıp “insanlık” dediği muğlak bir kavramı “Baba”nın yerine geçiriyor ve bütün varlık alemini bu merkezin etrafında konumlandırıyor.   Burada insan mutlak bir özne onun dışındaki her şey nesnedir.   Eğer ihtiyaç duyarsa ‘haddini bilen bir tanrı’ da edinebilir ve bunu kendi etrafındaki eksenlerden dilediğine yerleştirebilir.   “İnsanlık” aleyhine olmaması kaydıyla onun bütün bireysel arzuları, hazları ve talepleri meşrudur.   Görevi kendisinin de katkıda bulunarak inşa edilen insanlık için çalışması ve insanlığı yüceltmesidir.   Kilise baskısından kurtulmayı kötü bir üvey babanın elinden kurtulmak gibi tellaki eden insan hümanizm sayesinde sanki ertelenmiş bir çocukluğu yaşıyor ve adeta kendisini şımartıyor.   Sonuçta hümanizm insandan dinin istediği hemen hemen her şeyi istiyor ama Mutlak Varlığı yok saydığı için bunu muğlak “insanlık” kavramı adına talep ediyor.   Bunu yaparken de, hakkı olmadığı halde, Allah’ın insana üflediği ruhun bütün özelliklerinin insanlık adına harekete geçmesini talep ediyor.   Sonuçta insanın kemale ermesi yolunda motivasyonunu engelliyor.


 


İstiğna ve tekebbür insanın belki de en zor başedebildiği, hatta çoğu zaman farkında bile olmadığı iki zaafıdır.   Hümanizmin en ‘cazip’ tarafı insanın nefsine buyurgan olmaması, insanı nefsine karşı sorumlu tutmaması, insanın gururunu okşaması ve tek tek bütün insanları küçük birer tanrıcık olmaya kışkırtmasıdır.   Bu hezeyan bir yandan varlığın insan zihnindeki çarpıklığını müşahede ve muhakeme edebilecek ve onu zihninde yeniden hakiki bir şekilde temellendirebilecek olan insanı topluca bu suç ortaklığına teşvik ediyor; diğer yandan yetiştirdiği müstağni insanın en büyük rezillikler karşısında ‘tarafsız’, ‘anlayışlı’ ve ‘hoşgörülü’ kalmasına neden olabiliyor.   Kısaca insanı ‘estetize’ edilmiş bir şekilde nefsinin putu ve kainatın taştan yontulmuş soğuk bir heykeli haline getiriyor.


Zihnin Yeniden İnşası


İslam insanın ruhuna dolayısıyla kalbine verilen ilkeleri esas alan ve gerçeklik dünyasından kopmaksızın bu ilkeleri ayakta tutarak yaşamanın ucu açık formülüdür.   İnsan gerçekliğin her karesini yaşamak zorunda değildir; hatta bazı kareleri yaşamamak zorundadır.   Gerçekliğin inkarı ile gerçekliğin veya en azından bir kısmının reddi farklı şeylerdir.   Gerçekliğin inkarı varolan bir şeyi yok saymaksa gerçekliğin veya bir kısmının reddi varolan bir şeyi varsaydığı halde onu meşru kabul etmemek ve onu bir başka gerçeklik ile değiştirmek çabasıdır.   Hakikat, bünyesinde yanlışı, kötüyü ve çirkini barındırmamasına rağmen gerçeklik her şeyi barındırabilir.   Bugün sekülerliğin yaptığı gerçekliği yani olan biteni değişmez veya değiştirilemez kılarak, hatta dolaylı yoldan ‘kutsayarak’ hakikati, daha özel anlamda iyiyi, doğruyu ve güzeli veya bunların anlamını değiştirme girişimidir.   Hakikati değiştirebilmek hakiki anlamda mümkün olmasa da bu insan zihninde başarılabilmektedir.   Bunun yegane yolu insan aklını kalpten, insan bedenini ruhtan kopartmaktır.   Bu durum engizisyonun ters yüz edilmiş halidir.   İnsan bu durumdan ancak aklını ve kalbini; bedenini ve ruhunu velhasıl bütün varlığı tekrar fakat öncelikle zihninde birleştirmek yoluyla kurtulabilir.   Bu, Tevhid’in insan zihninde yeniden inşasıdır.


Cihangir İslam
www.bilgihikmet.com 

------------------------
Bu Yazı Kurannesli.org'un Tevhidi Bilinçlenme kategorisinden alınmıştır.
Yazının kayıtlı oldu?u adres: http://kurannesli.org/bilgibankasi/yazi.html?id=1373

KURANNESLI.ORG © 2006