Bu sayfadaki yazıları büyütebilmek için tıklayınBu sayfadaki yazıları küçültebilmek için tıklayınBu sayfayı yazıcıya göndermek için tıklayınBu sayfayı favorilerinize eklemek için tıklayınBu yazının kayıtlı olduğu kategoriye gitmek için tıklayınBu yazıda hata veya sormak istediğiniz soru varsa tıklayınBu yazıyı arkadaşınıza tavsiye edebilmek için tıklayınBu yazıyı açık arkaplan koyu yazı formatlarıyla görüntülemek için tıklayınBu yazıyı koyu arkaplan açık yazı formatlarında görüntülemek için tıklayınBu yazıyı sarı arkaplan koyu kırmızı formatında görüntüleyebilmek için tıklayın
Yardım için tıklayın  
   
 

 

       
  ALLAH'A İMAN  

Arama:    

 



Dinin Temel İlkesi 
   

1.    Dinin ilk temel ilkesi Allah’a iman (S.160-167)


 


     Tüm toplumlar ve milletler, hatta rasullere zaman olarak en yakın olanlar bile, dinin bu üç ilkesinin ilki ve en önemlisi olan Allah'a iman hususunda sapıklığa düşmüşlerdir. Örneğin yahudiler, tevhid akidesinin aslını muhafaza etseler de, teşbih inancı bunlara hakim olmuş ve Allah'ın sıfatları hususunda müteşabih nasları ve tenzih inancının arasını uzlaştıramamışlardır. Bundan ötürü yahudiler, Allah'ı, yorulan ve yaptıklarına piş­man olan bir insan gibi tasarlamışlardır. Örneğin kutsal kitapla­rına göre Allah, insanı yarattığına, kendisi gibi ya da diğer ilah­lar gibi olacağını bilemediğinden dolayı pişman olmuştur. Hatta Allah'ın, insan şeklinde göründüğünü iddia ettiler. Daha da ileri giderek Allah'ın israil (Hz. Yakup) ile güreştiğini, isra­il'in elinden kurtulamadığım ve nihayet onu mübarek kılarak kurtulduğunu, bundan sonra Beni İsrail'in "Baal" putuna ve diğerlerine kulluk ettiklerini anlatmaktadır.


 


 


 


Hristiyanlar ise Konstantin devrinden itibaren geçmiş putçu inançları dirilttiler ve Mesih'i rab ve ilah edindiler. Azizlere ve resimlerine tapındılar, hatta öyle ki, hristiyan kiliseleri, arkaik dönem idollerine benzer heykel ve resimlerle dolup taştı. Kaldı ki, hristiyanlığın temeli yaptıkları teslis (la irinite" - çev.) ve Hz. isa'nın, insanları günahtan kurtarmak için çarmıhta can vermesi (la râdemplion - çev.) inançları da, Hindli’lerin Krişna'ya olan inançlarından farksızdır. Hrisüyanlığın bu inanç ilke­leri, hayali bir felsefe ve Kayser ve Meliklerin yönettiği bir sis­temle desteklenmiştir, ve bu inançlar uğrunda yığınlarca altın, gümüş harcanmış ve hâlâ da harcanmaktadır; çocukları, küçük­lükten itibaren delilsiz ye bürhansız hayali ve vicdani bir terbi­yeye tabi tutulmaktadır, işte bunlardan dolayı, Allah'a şirk yeryüzüne hakim olmuş ve her tarafı putçuluk (idolizm - çev.) kaplamıştır.


 


 


 


İşte Kur'an, bu puTculuğun düşüncelerde ve duygularda kurulmuş kalelerini ve sığınaklarını yerle bir etli. Böyle büyük bir iş, sadece, Allah'ın levhidine delalel eden aklî bir veya bir­kaç burhanla elbelte gerçekleşemezdi. Böyle bir iş için, şüphe­lerin çürütülmesi, aklî, ilmî ve sözlü öğütlerin değişik ifadelerle iyice açıklanması, örneklerle yinelenmesi gerekiyordu. Bundan dolayı Kur'an'da en çok tekrarlanan mesele, sadece Allah'a kul­luk etmek ve kral olsun köle olsun, O'nun dışındaki tüm yara­tıkların ne kendilerine ne de başkalarına yarar ya da zarar sağla­yamayacağına -yalnız, Allah'ın kullan arasında müşterek kıldığı vasıtalar hariç- inanmakla Allah'ı uluhiyetle birleme (levhid) meselesidir: (uluhiyyet tevhidi).


 


 


 


Yaratmaya, takdire, tedbire ve dinî teşriye sadece Allah'ın sahip olması demek olan rububiyet tevhidinin tekrarı­nın nedeni ise, Allah'ın rububiyetini inkâr eden ya da O'na şirk koşan kimseleri ikna çimekten daha çok; kulların Allah'a yak­laşmak için, Allah'ın dışındaki kimselere, evliyalara dua etmesi­nin ve onların şefaatini istemesinin şirk olduğunu, dolayısıyla batıl olduğunu ortaya koymak içindir. Zira zayıf akıllı müminlerin Allah’la inançlarım ifsad edip, onları, Allah'ın mahlukatma ait yasalarındaki tecrübelere muhalif birtakım hurafe (mit) ve kuruntulara inanmaya sevkeden en büyük şirk, kulun, bir za­rarın kaldırılmasına veya bir faydanın elde edilmesine ihtiyaç hissettiği bir zamanda sebeplere tevessül etmeksizin, Allah'ın dışında başka şey ve kişilere yönelmesi, teveccüh etmesidir. Dua, Kur'an'da yetmiş defa, belki iki katı defa daha fazla zikre­dilmiştir. Çünkü dua, ibadetin özü, ruhu belki, fıtrat dininin tü­münü kapsayan ibadettir. Duanın dışındaki tüm ibadetler, vah­yin ta'limine yönelik teşriî için vaz'olunmuştur. Zira diğer iba­detleri (kullukları) besleyip, kişisel görüşlerin şaibesinden te­mizleyen ve nevaların uydurduğu taklitleri onlardan uzaklaştı­ran, duanın ta kendisidir.


 


 


 


Bazı dua ayetleri sadece Allah Teala'ya duayı emreder-ker bazıları da O'ndan başkasına duayı kesinlikle yasaklamış­tır. Kimi ayetlerde de her iki durumu etkin ve layık şekillerde tasvir eden örnekler verilmektedir. Bazı ayetlerde ise, Allah'tan başkasına yapılan duanın ne fayda getireceği ne de kabul edile­ceği belirtilirken, Allah'tan başkasına dua edenin, böylece, dua ettiği kimsenin kulu konumuna düştüğünü haber vermektedir. Oysa en faziletli nebiler ve meleklerin kendileri de Allah'a dua edip O'na karşı vesile aramaktalar, O'nun azabından korkup, rahmetini ummaktadırlar. Nebiler, melekler vs. kıyamet günü, Allah'ın dışında veya Allah'la beraber kendilerine dua eden kimselerin şirklerini yüzlerine atacaklar ve ondan uzak oldukla­rını belirteceklerdir. Buna benzer örnekler, buraya sığmayacak kadar çoktur.


 


 


 


Bunların dışında, kişinin tevhid inancını güçlendirip, Allah'ı tanıma (marifetullah) ve sevgisini arzulama seviyesine göre değişik derecelere çıkaran, Allah'a imandan bahseden başka ayetler de vardır: Örneğin Allah'ı, (kendisine yaraşmayan şeylerden) tenzih etmek, takdis etmek ve teşbih etmek, muhtelif şer'i hükümlerle hatta taharet, kadın, miras ve mallara"' ilişkin hükümlerle ve Allah'ın yarattıklanndaki, evrenin işlerini tedbir­deki, insanlığın yapısına ve toplumsal durumlarına ilişkin yasa­larındaki hikmetleriyle içiçe olan güzel isimlerini (Esmâ'ul-Husnâ) zikretmek.


 


 


 


Allah'ın; ilim, hikmet, kudret, meşiet, hilm, afv, mağfi­ret, rahmet, sevgi, rıza vb. tüm isimleri, kendisine tevekkül, adaletinden ya da büyüklüğünden dolayı O'ndan korkma emri ve rahmetini, fazlını umut etmek, evet bunların tümü Kur'an'da yerli yerine oturtulmuştur. Üstün ruhları Mutlak Kemâline çek­mek için serdettiği şu ayetler bu hususta yeterlidir: "Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı teşbih etmektedir. O, azizdir, hakimdir. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O diriltir ve öldü­rür. O, her şeye gücü yetendir. O ilktir, sondur, zahirdir, batın­dır, O her şeyi bilendir" (57/1-2-3). "O Allah ki, O'ndan başka bir ilah yoktur, meliktir (bütün mülkün sahibidir); kuddüstür (çok mukaddestir); selâmdır (barış, esenlik ve güvenliğin kay­nağıdır); mü'mindir (eman ve güvenlik verendir); müheymindir (koruyup gözetendir); azizdir (üstün ve güçlü olandır); cebbar­dır (dilediğini zorla da yaptırandır); mütekebbirdir (en büyük­tür, büyüklükte eşi yoktur); Allah (müşriklerin) şirk koşmakta olduklarından münezzehtir. O Allah kî, yaratandır, (en güzel bi çimde) kusursuzca varedendir, şekil ve suret verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu teş­bih etmektedir. O, azizdir, hakimdir (hüküm ve hikmet sahibi­dir". (59/22-23-24).


 


 


 


İşte bu ilahi isimler, kalplerde ruhi hayatı besleyen kay­naklardır ve akıllarda ilahi bilgilerin ışıklarını oluştururlar. Arif evliyalar ve rabbani imamlar, marifetullaha ve yaratılanlardaki sırlara ilişkin o üstün hikmetleri, yüce kitapları, Allah'ın sevgi­sine ve O'na münacata ilişkin dua ve kasideleri, Allah'ı bolca zikrederek ve Kur'an'ı çokça okuyarak yetiştikten sonra, bu ilahi isimlerden hareketle yazdılar. -


 


 


 


Kur'an'ın, müminlere - Allah'ın onların işlerine galip ol­ması için- otururken, yan yatarken Allah'ı zikretmeyi emretme­sinin ilk amacı budur. "...Allah, emrinde galip olandır..." (121 21). Müminlerin Allah'ı zikretmesi, Allah ve meleklerinin, mü­minleri, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için onlara rahmet ve istiğfar etmesini sağlar ve böylece müminler batıla ve şerre düşman kesilir olurlar ve hayatlarının hedefi/ekseni, hakk ve hayr oluverir. "Ey inananlar, Allah'ı çokça zikredin ve O'nu sabah akşam teşbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkar­mak için, size rahmet ve istiğfar eden O (Allah) ve melekleridir. O, müminlere çok merhamet edendir." (33,141-43).


 


 


 


Böylece Allah Teala, Kur'an üslubunun makbul kıldığı bu tekrarlarla, Arapların düşüncelerini ve duygularım şirkin pisliğinden ve putçu hurafelerden temizleyerek, onları yüksek davranışlar ve üstün niteliklerle temizledi (tezkiye). Keza Allah Teala, kendisine iman eden, Kur'an'ın dilini iyi bilen ve ibadet­lerinde Kur'an'ı tertil üzere okuyan ve ayetlerin anlamlarını dü­şünmeye çalışan diğer tüm insanları da düşünce ve duygu ola­rak temizlemiştir. Fakat, ne zaman ki, islam toplumlarında Kur'an'ın dili Arapçaya karşı cehalet başladı ve Allah, inananlara Kur'an'ı düşünmeyi, farz kılmasına karşın, müslümanların Kur'an'ı düşünmeleri azaldı ve böylece müslümanlar inançları­nı, kelam kitaplarından, ibadetlerini kuru fıkıh kitaplarından ve ruhlarını arındırmayı da insan telifi virdlerden öğrenir oldular ve bu kitaplara dayandılar, işte o zaman çoklarının kalplerinde-ki tevhid inancı zayıflayarak, ona küçük ve sonra da büyük şirk unsurları karıştı. Böylece müslümanlar, inanç, pratik, tevil ve tartışma (cedel) olarak kendinden önceki ümmetlerin yoluna karış karış uyar oldular ve sahte ilim sahipleri, tevhide iliş­kin birçok ayeti, zanlârı, hevaları ve uydurma onetodlan (tekâlid)na göre tevile kalkışarak Kur'an'dan çirkince uzaklaştı­lar ve koptular ve Allah (c.c.) da onlara, önceden uyarladığı ce­zayı tattırdı. Görünen, bundan başkası değildir.


 


 


 


Öte yandan bazı kelamcılar ve Allah'ın sıfatlarını kendi tartışmacı nazariyelerine göre tevil eden bazı tasavvufçular, tev­hid ve Allah'ın sıfatlarının anlaşılması veya zevklere, içsel eği­limlere göre yorumlanması hususunda çok aşırı davrandılar. Hatta bunlardan bazıları, sebeplerin, sonuçlarına etkisini inkâr etmiştir, ki bu düşünce bunları, bağlılarının tüm işlerini altüst eden "cebr" bid'atına götürmüştür. Keza tasavvufçuların bazıla­rı da "vahdet'ul-vucud"u savunmuştur. Oysa ilk tasavvufçular, nazarî aklın, riyâzet-i nefs ve bunun doğurduğu vicdanî bilincin ürünlerini savunurlarken, naslann anlaşılmasında temel dil (Arapça) bilgisi ve seleften nakillere de dayanıyorlardı. Bu kimselerden sonra öyle bir taklitçi halef geldi ki, onlar ne Kur'an'ı tanıyorlar, ne delili ne de vicdanı, tüm yaptıkları, avamın arzulan uyarınca hareket etmek ve kendileri gibi cahil derlemecilerin sözlerini avama şerhetmektir. Oysa bu kimseler, tevhid ve tenzih hususunda Kur'an'ın en kısa suresi; îhlas sure­sini bile gerektiği gibi anlasalardı, hiçbir şekilde şirke bulaş­mazlardı.


 


 


 


Kur'an'da anlatılan tevhid inancı, insanı, yaratılış olarak kabiliyetli olduğu en üstün ruhî, aklî ve medenî (uygarlık ola­rak) kemâle, olgunluğa yükseltir. Nitekim birçok batılı bilgin, tevhid inancının kolayca anlaşılması ve akıl-fıtrata uygunluğu özelliğinin, toplumların İslam'ı kabulünde ve Hristiyanlığın, islam'ın karşısında yenilgiye uğramasında en büyük etken oldu­ğunu ifade etmektedirler.


 


 


 


İlk müslümanların nefislerini tezkiye edip, çabalarını yü­celten ve onları izzet'i-nefs, üstün güç ve hak-adaleti ikâme ile olgunlaştıran; ülkeleri fethedip yönetimlerini ellerine almalarınıve böylece bu toplumların kâhinlere, ahbâra, ruhbana, Buda'ya,ruh ve akıl olarak Buda'ya benzer kimselere köleliklerine son vererek, bu kimselerin, kralların zulüm ve baskılarından kurtul­malarını sağlamalarına imkân veren, ayrıca ilk müslümanların,uygarlığın direklerini dikmelerini, ölü bilim ve sanatları dirilt­melerini ve gelişmelerini sağlayan yegane güç, Allah'ı birleme­leri (tevhid), O'nu şereği gibi tanımaları (marifet) ve yalnızca O'nu severek yalnızca O'na tevekkül etmeleri idi. îlk müslümanlara tüm bu işleri yapmak, hiçbir millete olmadığı şekildenasib olmuştu. Hatta ünlü tarihçi Dr. Gustave Le Bön "Tatavvur'ul-Ümem" adlı kitabında, uyanmış ve silkinmiş bir toplu­mun, sanatlara olan yetenek ve yatkınlığının, ancak üç nesilde oluştuğunu belirtmektedir. Buna göre ilk kuşak; taklit kuşağı,ikinci kuşak ara nesil, üçüncü kuşaksa özgünlük ve ihtisas ku­şağıdır. Gustave Le Bön devam ederek, sadece Arapların bu il­keden istisna olduklarını, zira sanatsal yeteneğin ilk Müslüman Arap nesilde oluştuğunu belirtmektedir.


 


Bence bunun nedeni, Kur'an'ın, ilk müslümanları özgür düşünceyi benimseyip körü körüne taklidi kötü görme bilinci üzerine eğitmesi ve müslümanları, insanlığın din ve dünya ön­derliğine hazırlamasıdır. Oysa tüm bu hususlar, îslamî hilafetin kaybolup Arap uyanışının (nahda) yok olması ve gücün, islam'ı; Kur'an hidayetinden kopuk birtakım gelenekler olarak anlayan acemlere geçmesindan sonra gelen nesillere kapalı kal­mıştır.


 


 


 


 


 


2.    Hurafecilerin insanlığa zararları (S.214)


 


Bu hurafeci kimselerin insanların din ve dünyalarına olan zararları, Allah'ın ayetlerini yalanlayıp inkar edenlerin za­rarlarından daha çoktur. Zira Allah'ın ayetlerinin inkar edilme­sinin ve yalanlanmasının en büyük nedeni ve suçlusu, bu hura­feci kimselerdir. Evet, bu hurafeperest kimseler, nebiler ve salih kimselerin, kâinatta Allah'ın yasalarına muhalif şekilde veya onu değiştirecek ve konulduğu amacın dışına çıkaracak şekilde tasarruf sahibi olduklarını ve bu inancı, Allah'ın, din esası yaptığı ve insanları ona çağırdığını iddia etmekle dini te­melinden yalanlamış oldular. Zira nebi ve salih kimselerin, kai­natta diledikleri gibi tasarruf edebildikleri iddiası, Allah'a karşı bilgisizce söylenmiş bir lâf olup, Allah'ın izin vermediği bir kural belirlemekle ona karşı uydurulmuş bir iftira niteliğinde­dir. Bu ise Allah'ı inkarın en şiddetlisidir. Zira bunun zararı, in­sanları batıl bir inanç ve bunun beraberinde getirdiği gayrı meşru ve batıl bir ibadet ile saptırmaya da neden olmaktadır.


 


 


 


 


 


3.    Velilerin Kainatta tasarrufu hurafesinin çözümü (S.214-216)


 


         Allah'ın ayetlerini tanımamalarından dolayı, Allah'a ibadetlerinde şirk koşanların ve bunlara uyan cahil kimselerin problemlerinin çözümü ancak, kelam kitaplarının teorilerine dalmadan sadece Kur'an ayetleriyle Allah'ın rububiyet ve uluhiyyet olarak tevhidini öğreterek; rasullerin fonksiyonlarını ve onların da beşer olduklarını, yalnız Allah Teala'nın o kimseleri, insanlar için razı olduğu dinini söz ve davranış olarak tebliğ et­meleri için vahy amacıyla seçtiğini; ayrıca bu seçilmenin insan­ları talim, irşad, müjdeleme, inzar ve insanlar arasında şer'î ah­kamı adil ve eşit olarak uygulama ile sınırlı olduğunu, zira rasuller, baba, oğul, eş ve diğer yakın akraba ve sevdiklerini hi­dayette fiilî tasarruf gücü verilmediğini iyice göstermekle mümkündür. Örneğin ibrahim Halilullah'ın babası, kâfir olarak yaşayıp kâfir olarak ölmüştür ve Allah, Nuh'a oğlunu gemiye alması için izin vermemiştir. Ayrıca Hz.'Peygamber'in amcası Ebu Leheb, onun en şiddetli düşmanı idi ve ona eziyet edenle­rin başında geliyordu. Allah Teala da onun hakkında, onu yeren ve kötü bir sonuçla korkutan bir sûre (Tebbet) indirmiştir ki, müslümanlar o sureyle kıyamete kadar İbadet edeceklerdir ve onun dışında müşrikler hakkında böyle bir sure indirilmemiştir. Tüm bunların ötesinde, Hz. Peygamber'in yetişmesini üzerine alan, onu yetiştirip gücü yettiğince müşriklerin işkencelerinden koruyan amcası Ebu Talib'in, kendisine sadece "La ilahe illal­lah" demesi arzedilmesine rağmen iman etmemesi, Allah'ın kemâl-i hikmetindendir. Bu hususta Allah Teala şu ayetini in­dirmiştir: "(Ey muhammed) Sen sevdiğini doğru yola iletemez­sin, fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir." (28/56). Bu olayı Müslim, Sahih'inde rivayet etmiştir. Biz de bu olayı şu ayetin tefsirinde açıklamış­tık: "ibrahim, babası Azer'e demişti ki..." (6/74) /1) Aynca aynı sure (En'âm) nin tefsirinde rasullerin fonksiyonlarını tafsili olarak açıklamıştık. Bu konuyu derinlemesine incelemek iste­yenler tefsirimize müracaat edebilirler. Evet, nebilere ve rasullere de evrende tasarruf gücü verilmediğine göre, velîlere ve diğer kimselere böyle bir güç nasıl verilebilir ki?!..


 


 


 


4.    Allah’ın değişmeyen sabit yasaları (S.226-228)


 


    Yaratılanların, hareket, durgunluk tahlil ve terkip sis-temine ilişkin sünnetullah, Allah Teala dışında hiç kimse tara­fından tam olarak kavranamaz. İnsanlık bu sünnetullah üzerin­de ne kadar çok düşünür kafa yorar, deney yaparsa, önceden bilmedikleri ve ummadıkları birçok sır ve garip olaylar ortaya çıkar, bu sırlar ve ilginç olaylar da insanlığın tahayyül bile et­mediği birçok sonuçlara (icatlara) neden olur. Nitekim biz bugün ticarî olsun savaşa yönelik olsun birçok hava taşıtını : göklerde uçarken görmekteyiz. Hatta onlar nerdeyse gökyüzü­nü kaplıyorlar. Ayrıca öyle denizaltılar görmekteyiz ki, okya­nusun derinliklerinden, cennet ehli ile cehennem ehlinin diya­logları gibi çeşitli ülkelerle konuşabilmektedirler; doğulu halk batı halkının seslerini, güneyli kuzeylinin sözlerini ve şarkıları-nı sözün kaynağını ülkenin diğer fertleri duymadan işitebil-mektedir. Öte yandan Avrupa kıtasında bir elektirik düğmesine birinin dokunmasıyla, aralarında büyük dağların ve denizlerin bulunduğu başka bir kıtada dev aletler çalışmaya başlayabil­mektedir. Allah'ın koyduğu bu yasaları ve pratik sanatları/ tekniği bilmeyen kimseler ise, hâlâ yararı temin ve zararlıları defetmek için sebeplere tevessülün dışında ihtiyaçlarını gider­meleri ve hastalıklarını iyileştirmeleri için bilinen ya da bilin­meyen birtakım salih kimselerin / velîlerin mezarlarına sığın­maktadırlar. Öyle ki bu cahil kimseler, velîlerden kendilerine düşmanlık eden gerek eş, yakın, komşu ve vatandaş gibi dostla­rından gerekse, hükümetlerini ele geçirip, toplumlarını köleleş-tiren ve servetlerini tekellerine alan dinlerinin ve dünyalarının düşmanı yabancılardan intikam almalarım istemektedirler. Ne var ki, sözü geçen velîler, bu müslümanların alaşığı edilmeleri ni ve köleleştirilmelerini engelleyecek bir tasarrufta nedense bulunmuyorlar!!...


 


 


 


     Evrende gerçekleşen her olayda asıl olan, neden sonuç sistemi ve ilmin delalet ettiği sünnetullah çerçevesinde cereyan etmesidir. Vahiy bize, sünnetullahta herhangi bir deği­şim, dönüşüm ve farklılaşma söz konusu olmadığını bildirmek­tedir. Bundan dolayı evrendeki bu sistem ve yasalara (sünnet)muhalif bir olaydan bahseden her haber, gerçekte, olayı gördü­ğünü iddia eden kişinin uydurmasıdır veya aldanmasıdır ya da bu kişi olayı karıştırmaktadır. Eğer böyle bir olay gerçekten meydana gelse bile, bu olayın, olayı haber verenin .bilmediği gizli bir nedeni vardır mutlaka. Nitekim usûl alimleri bu hususuhaber bahsinde işlemişler ve ravinin yalancılığının haberi ge­çersiz kılacağını belirtmişlerdir.


 


     


 


Allah'ın, sabit yasalann dışında cereyan eden ayetleri  mucizeleri; ancak kat'i bir delil ile tesbit edilebilir. Allah Teala'nın bu sabit yasalara muhalif mucizelerinin hikmeti, bazı nebî ve rasulleri, risaletlerini delilledirmek ve inkarcıları ikaz etmek için bu mucizelerle teyid etmesidir. Bu mucizeler, nebi­ lerin sonuncusu Hz. Peygamber'in bisetiyle son bulmuştur. Zira Allah Teala, Hz. Peygamber'in risaletiyle nübüvveti sona erdir­miş ve ona vahyettiği Kur'an'ı dâim bir ayet / mucize ve kıya­mete kadar tüm insanlık için genel bir hidayet kılmıştır. Allah Teala, Hz. Peygamber'e "Seni ancak alemlere rahmet olarak,gönderdik" ayetini indirirken insanların, bu vahiyden sonra ne başka bir vahye ne de onun Allah katından olduğunu göstere­cek bir mucizeye ihtiyaç hissetmeyeceklerini göstermiştir. Bu hususta sadece Kur'an onların ihtiyaçları için yeterli olacaktır.Zira bu ilahi Kitap genel ve ayrıntılı olarak Allah katından olduğuna dair birçok ilmî ve aklî delili içermektedir. Bu hususuönceki konumuzda ayrıntılı olarak açıklamıştık, ileride konuyu daha da açacağız.


 


Son iki asırda Bâb, Bahâ ve Kadıyânî vahy iddiasında bulundular, ne var ki, bu kimselerin ortaya koyduğu şeyler, ya­lancı peygamber Müseyleme'ye atfedilen saçmalıklardan daha basittir. Bu kitabın 2. cildinde, bu kimselerin şeytanî vahylerin-. den örnekler göstereceğim inşaallah."


 


 


 


 


 


5.    Önceki Nebilerin mucizeleri ancak Kur’an’la ispat edilir.(S.230-238)


 


Çağımızda önceki nebilerin mucizelerinin ispatı, özellik­le de mucizelerin reddini bilen bir kimseye karşı ispatı ancak Kur'an'la ve Kur'an'da bu mucizelere ilişkin sarih nassla müm­kündür. Bu sözü özellikle, islam'dan önceki dinlerin toplumla-rına, hatta hristiyan ve yahudilerin kitaplarına vâkıf bilginlerini şu inkarları karşısında söylüyorum: Bu bilginler, vâkıf oldukla-1 n kitaplarda zikredilen mucizelerin tevatüründen şüphelenerek; o mucizelerin, gerçek harikuladelikler olmaları ve nebilerin nü-büvvetine delalet etmesi hususunda tereddüd etmektedirler. Bi­rinci şüphelerini şöyle delillendirmektedirler; kesin bilgi ifade eden tevatür, zikredilen mucizelerin hiçbirinin naklinde söz ko- i nüsü değildir. Ki, tevatür; yalan üzere birleşmemelerinden emin olunan büyük bir topluluğun, duyuyla idrak ettikleri bir haberi nakletmesi ve kendileri gibi bir topluluğun bu haberi onlardan sonra çağ be çağ nesil be nesil kesintisiz olarak aktarmalarıdır. Bundan dolayı böyle kalabalık bir topluluğun yalan üzre top­lanması, ancak birkaç hususla imkansız olabilir ki, bu hususla­rın en önemlisi; haberin içeriği hakkında farklı farklı (teşeyyû) rivayetlerin ve ters anlam vermelerin (tahayyür) olmaması ve bu kimselerin birbirlerini taklid etmemesidir. Böyle bir tevatü­rün sıhhatinin göstergesi; kendisiyle kesin bir bilginin husulü ve nefsin de ona boyun eğmesi; itikat ve vicdan olarak reddinin imkansız olmasıdır. Bu kimselere göre bu husus, önceki nebile--rin mucizelerinin rivayeti için söz konusu değildir. Hatta bazı batılı bilginler, Mesih'in kıssasının, gerçek bir vakıa olmayıp hayalî bir kurgu, uydurma olduğunu -ki, tarihte böyle olayların benzeri yaşanmıştır- ileri sürmektedirler. Mesih'in mucizeleri ve onlar üzerindeki kuşkular konusuna önceden değinmiştik.


 


Bu kimselerin ikinci şüpheleri de; zikredilen harikulade­liklerin meydana gelişinin, nübüvvet ve risalete delil teşkil ede meyeceği hususudur. Nitekim biz bu hususu mucizeler- hariku-lade olaylar ve nübüvvetin ispatı konusunda (2. bölümün sonu) açıklamıştık.


 


 


 


Oysa Kur'an'ın mucizesi, Kur'an baki olduğu müddetçe kıyamete kadar bakidir, islam tarihine vakıf olan herkes şunu


 


 kesin bir bilgi ile bilir ki; Kur'an, Rasul'ün çağından günümüze gelinceye kadar her çağda kesintisiz bir tevatürle nakledilmiştir.


 


 Bu kimselerden çoğuna kapalı kalan şey ise, Kur'an'ın ilahî bir vahiy olduğuna delalet eden icazının boyutlarıdır. Bu kimsele­rin Kur'an'ın bu yönüne ilişkin kuşkularını ve bu kuşkuların çü-rütülmesini bu kitabın önceki konulannda açıklamıştık. Böyle­ce, Kur'an'ın, Allah'tan bir vahy olduğu kesinleştiğine göre, Kur'an'ın tesbit ettiği, Allah'ın yaratıklarına ilişkin, ister rasulle-rini teyid ve delillendirme için olsun ya da, başka amaçlarla olsun mucizelerine de iman etmek gerekir. Buna inanan birinin, nübüvvetin Hz. Peygamber'le bitmesinden sonra mucizelerin son bulduğuna da inanması gerekmektedir.


 


Nasıl bir müslüman, Hz. Peygamber'den sonra harikula­de kevnî bir kerametin meydana gelişine inanmak zorunda de­ğilse, çoğu bilgin ve düşünürlerin inandığı gibi-, insanların hari­kulade olaylar olarak ileri sürdüğü olayların çoğunun yalan olduğu, bazısının bir sanat veya psikolojik tesirle ya da sihir-bazların göz boyamasıyla olduğuna, çok azının yüce beşerî ruh-ların özellikleriyle olduğuna inanmasında da dini olarak bir sa-kınca yoktur. Harikulade olayların, üstün beşerî ruhların özellikleriyle olmasının alâmeti; nakledilen bu olayların şeri naslara ve kesin aklî gerçeklere uygun gerçek bir bilgi ya da meşru ve faydalı bir amel olması aynca olayın kendisinden sudur ettiği kişinin de sâlih ve akıllı bir mümin olmasıdır. Oysa mutasavvıfların naklettiği kerametlerin tümü, yukarıda sayılan alâmetlere tümüyle muhaliftir, çünkü nakledilen kerametler, in­sanların dinlerine ve sıhhatlerine zarar veren tasarruflar şeklin dedir. Öyleyse bu tasarruflar, eğer nakil sahihse, nazar ve tama­mı zararlı olmayan hipnotizma gibi kötü ruhların etkisiyle ger­çekleşen olaylardır.


 


8) Belirli rasul ve nebilerin mucizelerinden, Kur'an nas-larıyla sabit olanları oldukça azdır. Bu naslaradan delaleti katî  olanlarını, Arap dilinin medlullarmın karşı koyduğu ve kesin şerî kaidelerinden herhangi biriyle çelişen zorlama bir teville saptırmak, islam'dan dönmek (irtidât) sayılır. Bu naslardan, de-aleti kesin olmayıp zahir olanlarını ise eğer benzer ya da daha kuvvetli bir delille çatışmıyorsa zahirine hamletmek gerekir, eğer çatışıyorsa, çatışan iki delil arası tercih işi maruf delillerle yapılır. Bu kaidenin dışına çıkmak bidatçılıktır.


 


Kadere, Genel Yasalara ve Allah'ın Özel Mucizeleri­ne İman


 


 


 


Biz müslümanlar her şeyi Allah Teala'nın kudreti, irade-si, ihtiyarı ve hikmeti ile yarattığına ve "Her şeyin yaratılışını güzel yaptı...." (32/7) ve"...Her şeyi en iyi şekilde yapan Allah'ın yapısıdır..." (27/88) olduğuna; "...Rahman'ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk görmezsin..." (6713) olduğuna; O'nun her şeyi tahmini ve ölçüsüz değil  bir sistem ve takdir üzere ya­rattığına inanırız: "Biz her şeyi bir kadere göre yarattık." (54/ 49), "...O, her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiş­tir." (25/2), "Orada (arzda), ölçülü  şeyler bitirdik. Orada sizin için ve sizin beslemediğiniz kimseler için geçimlikler oluş­turduk. Hiçbir şey yoktur ki, onun hazineleri yanımızda olma­sın, ama biz onları bilinen bir miktar ile indiririz." (15/19-21)


 


 


 


Ayrıca biz müslümanlar inanıyoruz ki, Allah'ın tekvin ve ı ibda' nizamında ve insanları sevkettiği (hidayet) toplumsal dü­zende, insanlardan herhangi birine sevgiden ötürü değiştirile­mez ve dönüştüriilemez birtakım genel yasalar vardır ki, bu ya­salar da neden-sonuç bağı vardır. Ayrıca biz ' Allah'ın yasalarının ruhlar ve bedenler aleminde genel-geçer olduğuna inanırız. Nitekim toplumsal yasalar, lafız olarak, Mâide, Enfal, Hicr, îsra, Keyf, Ahzab, Fâtır, Mü'min ve Feth surelerinde geç­mektedir.


 


 


 


Bu apaçık ayetler, kader ve takdirin, yaratılanlardaki genel nizamdan ibaret olduğunu ifade etmektedir. Bu genel dü­zende , şeyler, yaratıcının koyduğu genel kanunlara ve yasalara uygun nedenlerine bağlıdırlar. Yoksa insanlar arasında yaygın olduğu şekliyle, mukadder olan; nedensiz olan şey ya da Allah'ın nizam ve yasalar hilafına yaptığı bir fiili değildir. Bu­nunla birlikte mukadder, insanların nedenini bilmediği bir olay olarak tanımlanabilir. Zaten olayların nedenlerini ilim olarak ancak, olayları yaratıp nedenini ve yasalarını takdir eden kuşa­tabilir.


 


 


 


Bizler inanırız ki, yarattıklarında Allah'ın apaçık ayetleri vardır ve ayetlerinde de açık ya da kapalı birçok hikmetler vardır, Allah'ın bize bahşettiği akıl ve şeriat, yaratılanlarda takdir nizamı ve lebdir yasalarının aksine bir olayın meydana gelişini, ispatı ve araştırmasında akıl ve duyunun ortak olduğu kati bir burhan olmadıkça kabul etmememizi emretmektedir. Ayrıca takdir nizamına ve tebdir yasalarına ters bir olayın meydana ge­lişinin, yasaların bozulması ya da abesten/başı bozukluktan do­layı değil yüce bir hikmetten dolayı olması gerekir. Allah'ın bize kapalı olan hikmetleri, yaratılanların durumları ve içyüzle­ri hakkında (şu an) bize kapalı olan bilgiler gibidirler. Bizler her iki hususu da, Allah'ın kemalini daha çok kavramamız, ve bununla gücümüz oranınca kendimizi olgunlaştırmamız için araştırırız. Yoksa nedeni bize kapalı olayları, cehaletimizde ı dolayı, Allah'ı inkârda bir delil ve bahane olarak kullanmayım. '•' Nitekim her çağın en ileri seviyeli bilginleri, evren hakkında bilmediklerimizin, bildiklerimizden daha fazla olduğunu ve in­sanlığın evrendeki tüm şeyleri bilmesinin de olanaksız olduğu -nü söylemektedirler.


 


 


 


Bu hususun (evrenin tümünün bilinemezliği) böyle oldu­ğunu, madde ve yasaları hakkındaki derin bilgilerine ve madde-yi kullanarak oluşturdukları sanayilerin çokluğuna rağmen ça-ğımız materyalistleri de kabul etmektedirler. Ziçg onlara: "Ruh' ve gayb alemi hakkında ne dersin?" denildiğinde, kendinden öncekilerde olduğu gibi bunlarda da, Allah Teala'nın şu sözü nün doğruluğu ortaya çıkıyor: "Sana ruhtan sorarlar. De ki. 'Ruh, Rabb'imin emrindendir. Size ilimden pek az şey verilmiş­tir'" (17/85).


 


 


 


Yine bizler inanırız ki, Allah Teala insanlığa, kendilerini duyuların algıları ve bu algılardan düşüncenin çıkarsadığı basit görüşlerin darlığından, Allah'ın ayetleriyle/mucizeleriyle duyu­ların algılarının ötesine, gayb aleminin genişliğine çıkaran bir­takım rasuller göndermiştir. Eğer o rasuller olmasaydı, insanlık binlerce yıl, duyularıyla algılayamadıkları birçok cismi ve onla­rın doklarını ayrıca kıyaslarıyla ulaşamadıkları şeylerin varlık­larını inkâr ededuracaklardı. Zira insan, yadsıdığı ve varlığını olası görmediği bir şeyi araştırmaz.


 


Tarihten öğrendiğimiz gibi ancak Allah'a, rasullerine verdiği ayetlerine, hesab ve amellere göre karşılıkların verilme­siyle ahiret gününe iman, insanın aklını varoluşun gizemleri üzerine araştırmaya, düşünmeye sevketmiş ve onlar da halen ulaşılan bilim, sanat ve teknik ilerlemeye ulaşmışlardır. Halen ulaşılmış olan ilerlemede gayba (vahye) inanmayan insanların herhangi bir paylan yoktur. Nitekim dinin üç temel ilkesinden gaybe iman nedeniyle insanlığın ulaştığı ilimleri ve tekniği de,  gaybe inanmayanlar, inkâr ettikleri gayb gibi aklen muhal (im­kansız) şeyler olarak değerlendiriyorlardı, ilimlerin ilerlemesin­den sonra artık, aklen muhal hiçbir gayb haberi kalmadı.


 


Rasullerin Mucizelerinin, İnsanlığa Kazandırdığı Üç Kazanç


 


 


 


1)       Allah Teala mucizelerle, tüm fiillerinde ihtiyar sahibiolduğunu ve evrende varolan sistem ve kanunların, kendisinehakim olmayıp irade ve kudretini de bağlamadığını, aksine, onların kendine bağlı olduğunu delillendirmiştir


 


 


 


2) Ayrıca Allah Teala mucizeleri, vahiyle insanlara haber veren rasullerin, haber verdiklerinde doğru kimseler ol­duklarına delil ve rasulleri inkâr eden kimselere karşı da kor­
kutma, uyarma unsuru yapmıştır. Bunun için eğer mucizeler,beşerin kesbiyle güç yetireceği ya da ruhî bir istidatla oluştura­bilecekleri bir şey olsa idi, rasullerin doğrulukları için bir işaret,delil olmazlardı.


 


 


 


 


 


3)Öte yandan Allah Teala bu mucizeleri göstermekle beşer aklına olabilirlik dairesinin çok geniş olduğunu, akla uygun şeylerle imkansızlık çerçevesinin ise dar olduğunu gös­termiştir. Ayrıca bir şeyin mutâd nedenler, tanış olunan olaylar ve bilinen yasalardan uzak olmasının; o şeyin, vukuunu aklın kesinlikle kabul etmediği ve habercisini de doğruluğuna dair bir delili de olsa- yalanladığı bir muhal olmasını gerektirmediğini göstermiştir. Bundan kasdedilen, muhal olanda asıl olanın
adem-i sübut olduğunu göstermektir ki, muhal bir şeyin sübutu, esasen sahih bir delile bağlıdır. Bu ilke, çağımız doğa bilimcile­rinin önde gelenlerinin ilkesidir. Bu bilginlerin tek eksiklikleri;
doğa yasalarının bağlı oldukları nedene benzer bir illete bağlıolmasının imkânsız olduğu bir mucizenin sübutunu kabul etme­meleridir.     


 


 


 


Çünkü madde alemindeki tüm şeyler, onların neden sonuç kanunu olarak adlandırdığı, Kur'an'ın diliyle kader ve sünnetullah olarak adlandırılan şeylere bağlıdır. Bunun için görmekteyiz ki bu kimseler, önceki filozofların aklî delilerle araştırdığı ve "illetlerin illeti" adını verdikleri ezelde ilk varola­nı, maddî tahlillerle araştırıyorlar. Oysa ilk varolan; diğer tüm varlıkların kendinden sudur ettiği Vacib'ul-Vücûd olan Allah | Teala'dır. Bu kimseler, Kur'an'm "tekvin" kelimesiyle tanımla­dığı Allah'ın salt kudreti ve iradesiyle ondan ilk sudur eden şeyi henüz bilmiyorlar. Bu ise Allah'ın bir şeye "künfeyekün" sözü­dür ki, keyfiyeti bilinemez. Onlardan bazıları ezelde ilk varola­nı (ilk neden) bilmenin olanaksız olduğunu öne slirerken kimi­leri de onu bilmenin peşine düşmektedirler.


 


 


 


Ne var ki, durum tam tersine dönmüştür; bugün, rasulle-rin mucizelerini ve gaybe iman ilkelerini akıllara yaklaştırmada araç olması gereken bu bilim ve sanatlar, nedenleri ve ilerletici­leri olan mucize ve gaybe iman olgusunun bırakın aklen imkânını ispatına, bilfiil sübutunun inkârına araç olmuşlardır. Bundan dolayı bu bilimlere ulaşan kimselerin çoğu, yaratıcının, kendilerinin de O'ndan esinlenerek yapıyor oldukları garip o-laylar yapmış olmasını inkâr ediyorlar. Oysa o kimselerin bu tip bir olayı, Kur'an'm hak olduğuna bir delil yapmaları gerekir­di: "Biz onlara, ufakta (objektif alemde) ve enfüste (sübjektif alemde l microcosmos) ayetlerimizi göstereceğiz ki, o (Kur'an) in gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabb'inin her şeye şahid olması yetmez mi?" (41/53). Ne var ki, Allah Teala bu kim­selere ne zaman nefislerinde ruhî bir ayetini ve âfakta da kevnî bir ayetini gösterdiyse hemen o ayetini açıklayacak bir yasa bulmaya ya da onu, bildikleri olaylarla kıyas ederek bir teoriyle açıklamaya koyuldular. Böylece o ayeti, salt Allah'ın kudreti ve ibda'sı (örneksiz olarak yoktan varetme. çev.-) ile yaratılmış ol­maktan çıkarıp, Hz. Peygamber'den kendilerine bir melek indir­mesini isteyen kimseler gibi şüphelerine devam ettiler: "Eğer onu (peygamberi) melek yapsaydık, yine bir adam (şeklinde)


 


yapardık ve onları da yine düştükleri kuşkuya düşürürdük: (6/ 9). Yani onların bir meleği idrak edip ondan bir şey almaları imkansız olup ancak kendileri gibi bir insan olan Hz. Peygam-ber'den bir şeyler alabilecekleri için böyle yaptık; müşrikler Rasul'ün, kendileri gibi bir insan olmasını yadırgıyorlardı. Eğer Allah Teala bir meleği kendilerine gönderse idi, yine onu bir insan şeklinde yapardı ve onları da Hz. Peygamberin insan ol­masını yadırgamaları gibi düştükleri kuşkuya düşürürdü.


 


 


 


Nitekim bu kimseler şimdilerde, kendilerine beliren mükâşefeler ve madde üzerine etki gibi birtakım ruhî mucizele­ri, bildikleri birtakım maddi olaylara benzeterek adı geçen mükâşefelere düşünce okuma ve telepati adını vermektedirler. Hatta bu kimseler yaratıcının, bilimlerine boyun eğmeyen ibdaî veya gaybî bir mucizesine inanmamak için zikredilen mükâşefelerin, elektrik akımıyla bir yerden diğer bir yere taşı­nan söze benzediğini söylemektedirler. Onlar hâlâ sebepler hu­susunda, elektrik fenomenlerinden, gayb alemine yakın bir dü­zeye ulaşıncaya kadar yükselmeye devam etmekteler ve duyular (şehadet) alemindeki her şeyin aslının elektron ve pro­ton olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa elektrik ne salt madde­dir ne de salt güçtür. Elektrik konusu, bu kimseler bilgileri ve akıllan üzerinde olan herhangi bir şeye inanmayan mağrur kişi­ler iken bilimlerinin alanına her nasılsa girmiş bir olaydır.


 


Bilimin, Dinden Kopuk İlerleyişinin insanlığa Doğu­racağı Tehlikeler


 


 


 


Bu bilginlerin, yukarıda belirttiğimiz türde, Allah Teala'nın kevnî bir mucizesine imandan yoksun olmaları, bu garip ilerleyişi öyle bir şekle getirdi ki, bilimde ne kadar ilerle-nirse, insanlığın mutsuzluğu daha çok artıyordu. Hatta uygarlık­ları her gün bilim ve teknik bir yıkım ve çöküşle tehdit edilir oldu. Bunun üzerine harekete geçen tüm bilim adamları ve nü­fuzlu siyaset adamları, bu tehlikenin telafisinin şaşkınlığına düştüler. Oysa bu tehlike ancak bilim ve din arasını birleştir­mekle telafi edilebilir, işte Hatem'un-Nebi Hz. Muhammed'in onlara getirdiği ve ispatı için mucizeler gösterdiği Kur'an... Bunun böyle olmasının nedeni, insanların sadece ve sadece, güçleri üzerinde olan, istidatları üzerindeki ilahî ve gaybî bir otorite kaynaklı olduğu delillenmiş olan bir güce boyun eğme-meleridir. Doğa bilimlerinin ise, önceden zikrettiğimiz eğilim­lerden dolayı böyle bir gücü ve burhanı yoktur. Böyle bir otori­te ve nüfuz, en mükemmel şekliyle ancak Kur'an'da vardır. Bu kitabın sonunda, o kimselere Kur'an'la tam olarak meydan oku­yacağız.


 


 


 


Muhammedi Vahiy - M. Reşit Rıza, Fecr Yayınları, 1.Basım, Ankara-1991


 

   
Bu Yazı Hakkında
Bu Yazı 23.11.2005 22:57:00 tarihinde siteye eklendi ve dosya kategorisinde 352 kez okundu.

Bu Yazıyı yazıcıdan çıktı almak için tıklayın.
Bu Yazının kayıtlı olduğu dosya kategorisine gitmek için tıklayın.
Bu Yazıda veya sayfada hata varsa lütfen bize bildirmek için tıklayın
 
     
 
Okuduğunuz yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Kur'an Nesli alıntıladığı tüm yazıları hiçbir ticari kaygı gütmeksizin bilginin paylaşılması maksadıyla sizlerle paylaşmaktadır.
KURANNESLİ.ORG - 2005