Bu sayfadaki yazıları büyütebilmek için tıklayınBu sayfadaki yazıları küçültebilmek için tıklayınBu sayfayı yazıcıya göndermek için tıklayınBu sayfayı favorilerinize eklemek için tıklayınBu yazının kayıtlı olduğu kategoriye gitmek için tıklayınBu yazıda hata veya sormak istediğiniz soru varsa tıklayınBu yazıyı arkadaşınıza tavsiye edebilmek için tıklayınBu yazıyı açık arkaplan koyu yazı formatlarıyla görüntülemek için tıklayınBu yazıyı koyu arkaplan açık yazı formatlarında görüntülemek için tıklayınBu yazıyı sarı arkaplan koyu kırmızı formatında görüntüleyebilmek için tıklayın
Yardım için tıklayın  
   
 

 

       
  ALLAH İNANCINDAN SAPMALAR: Tevhid ve Değişim  

Arama:    

 



Celaleddin Vatandaş'ın Allah inancında yanlış teamüller üzerine önemli bir yazısı 
   











  1. Kendisiyle birlikte olunulabilen Allah inancı (S.227-228)


Kendisiyle Birlikte Olunabilen Allah İnancı



Daha önceki bölümlerde ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi, Mekke müşrikleri Allah'ın mevcudiyetini biliyor ve kabul edi­yorlardı. O'nun mutlak güç ve kudret sahibi olduğunu, herşeyi yaratan olduğunu tasdik ediyorlardı. Ancak ayette de geçtiği gibi, onlar bu olumlu özelliklerine rağmen müşriktiler, çünkü Allah'ı gerektiği kadar ve gerektiği biçimiyle bilmiyor, tanımı­yorlardı. Dolayısıyla inançlarının olumlu yönleri, olumsuzlar­la karşılaştırıldığında bir anlamı kalmıyordu. Onların Allah'la ilgili inançlarının genel özellikleri şöyle idi; onlar putları Allah ile kendi aralarında aracı ve putları kendileri için Allah'a karşı şefaatçi kabul etme yanlışlıklarına karşılık, Allah ile yaratıkla­rı, varlık ve sıfatlar itibarıyla tamamen ayrı kabul etmek gibi bir doğruya da sahiptiler. Hatta Allah ile yaratıkları ayırmada o kadar hassastılar ki bu hassaslıkları bir başka yanlışlığa ne­den olmuştu. Söz konusu yanlışlıkları, Allah'ın yüceliği nede­niyle, hiç bir yaratıkla aşağılığı nedeniyle ilgilenmeyeceği inancıydı. Bu yanlışlık nedeniyledir ki Resûlüllah (sav)'e karşı çıkarken Allah'ın bir insanı elçi olarak seçmiyeceğini, Öylesi yüce bir varlığın insan ile irtibat kurmayacağını belirtiyorlar­dı.



İşte bütün bunlar ve özellikle de inançlarındaki olumlu yönler nedeniyle Resûlüllah (sav)'e ilk gelen ayetlerden bir kıs­mını oluşturan ve Tevhid esasının başhbaşına açıklandığı bir sûre olan İhlâs sûresi "De ki O Allah tektir" ayetiyle başlıyordu. Yani müşriklerin "Rabb'ın nasıldır, kimdir?" içerikli sorularına Resul aracılığıyla "Bilmek istediğiniz Rabb'im yeni bir İlâh de­ğil, Allah'tır. Benim Rabb'im, diğer mabudları bırakarak ken­disine ibadet edeceğiniz yeni bir Rabb değildir. Aslında o Rabb, Allah dediğiniz Rabb'ın kendisidir" biçiminde cevap verile­rek, Allah'la ilgili inançlarının doğru yönleri tasdik edilip açık­lanıyor, yanlışları da gösteriliyordu. Böylelikle onların Allah inancı, tashih edilmiş oluyordu. Ayrıca daha önce de belirttiği­miz gibi onların yanlışlarının en önemli yönünü ise İlâh, Rabb ve Melik'lik sıfatlarını parçalayıp bir kısmını kendilerine ait kılmaları oluşturuyordu. Bu nedenle ilk gelen ayetlerden itiba­ren bu sıfatların sadece Allah'a ait olduğu açıklanır. Hatta bun­dan dolayı ki ilk ayetlerde Allah'ın İlâh, Rabb ve Melik oluşu tekrar tekrar vurgulanır. Bu hakikat insanların kafa ve kalple­rine iyice yerleştirilir ve sonraki ayetlerde ise ayrıntılı sıfatlar fazla zikredilmeden Allah'tan sadece Allah ismiyle bahsedilir. Çünkü insanlar artık Allah'ın kim olduğunu doğru şekilde bil­mektedirler.



Fakat ne yazık ve gariptir ki İslâm Tasavvufu ismiyle olu­şan yapı içerisindeki bazı sûfiler, müslüman sıfatlarına rağ­men, Allah hakkında, Mekke müşriklerinin sahip oldukları doğrular kadar dahi doğrulara sahip olamamışlardır. Hemen belirtelim bu tesbitimizi çok ağır bir iddia/itham olduğunu be­lirterek karşı çıkanların bulunmasını beklemek gerekecektir. Keşke öyle olsaydı. Fakat ne yazık ki bu tesbitimiz, ne bir iddia, ne de bir ithamdır, aksine gerçeğin ifadesidir. Zira bazı sûfiler (ki bunların en önemli özellikleri ise, halk arasında büyük bir takdir ve kabul görmüş olmalarıdır) bu tesbitimizi hiç bir şüp­heye yer bırakmayacak kadar haklı çıkaracak özelliklere sahip olmuşlardır. Bu tesbitimizin en önemli dayanağı, Tevhid esası­nın çarpıtılmasında çok önemli fonksiyonlar üstlenmiş olan Fenâ-Bekâ konusudur. Şöyleki; Allah'ın güç, kudret, ilim ve sı­fatları gereği bütün yaratıklarının her anına ve haline hakim olduğu gerçeği Tevhid'in temellerinden birisi ve hatta en önem-lisidir. Her Elçi, insanlara la ilahe illallah hakikatini tebliğ ederken, Allah ile yaratıklar arasındaki ayrılığı (farklılığı) özellikle vurgulamıştır. Buna göre Allah ile yaratıklar arasın­da hiç bir şekilde benzerlik ve ortaklık yoktur; "(Allah'ın) zatına benzer hiçbir şey yoktur."(42/ll) Allah, bütün yaratıklar üze­rinde mutlak güç, kudret ve hakim olmasına karşılık, yaratık­lar ise (özellikle de insan) varoluş şartlan gereği varlıklarının dayanağı ve sebebi olan Allah'a ibadet etmeleri gerekir. Diğer bir ifadeyle, Allah ile yaratıklar arasındaki tek ilişki, Rabb-Kul ilşkisidir. İnsanın Allah'a ibadetinin esasını ve asıl biçimini ise Fena ile ifade edilen özellikler oluşturur. Burada önemli olan isim değil, o ismin ifade ettiği şartlardır. Buna göre Fenâ'nın te­mel üç özelliği vardır; 1-) Allah'tan başkasına ibadet/kulluk et­memek; 2-) Allah'tan başka hiç bir varlığı, Allah'a rağmen ölçü kabul etmemek; 3-) Allah'tan başka bütün varlıkların varlığı­nın nedeninin Allah olduğunu bilmek. Bunlar gerçekleştiği zaman kul, bütün sorumluluklarını, dolayısıyla Misak'ın şart­larını gerçekleştirmiş olur. Bu ise Rızaullah'a nail olmaktan başka bir sonuca neden olmaz.



Dinin özellikle ibadetle ilgili esaslarında sınırları zorlaya­rak fazla sorumluluklar üstlenme eğilimine girmiş olan zâhidler, iç ve dış etkilerin sonucunda zamanla inanç ve düşün çelerde de farklı özelliklere sahip olmaya başlarlar. Zaten bu safha, tasavvufun oluşum aşamasını oluşturur. Bu süreçte önemli bir değişiklik (bozulma) Fena inancında görülür. Bu de­ğişiklik zamanla artarak ve genişleyerek, sonuçta Allah-Kul, Yaratan-Yaratılmış  ayrımının kaybedildiği bir noktaya ulaşır, îşte Mekke müşriklerinde dahi bulunmayan yanlışlık burada­dır. Ve bu yanlışlığın mensup ve taraftarları "Müslüman" sıfa­tına sahip bazı insanlar olmuştur.



İlk dönem sûfileri (H.2./M.8.yüzyıl) Allah'a hakkıyla kul­luk edebilmek için, kişinin kendisinden geçmesi (Fena olması) inancını oluştururlar. Bu genel hatlarıyla ve büyük oranda doğ­ru temeller üzerinde yer alan bir inanç ve kanaat olur. Buna gö­re kişi, Allah'tan başka her şeyden geçmeli ve sadece Allah'a yö­nelmeli, böylelikle kulluğun gerçek şuuruna erebilmelidir. An­cak kişinin kendisinden geçmesi inancı, bir ileri safhada kendi­sinden geçilen mevcudun ne olduğu problemini gündeme geti­rir. Probleme göre, kendinden geçmenin (Fena olmanın) gereği olan Fenâfillâh  Allah'ta yok olma hali gerçekleşince, yani Al­lah'tan başka hiç bir şeyi görmeme, bilmeme, duymama hali gerçekleşince, kendisinden geçilenler (Vûcudlar, Allah'tan gay­rı herşey) ne olmuştur? Bu, çözülmesi gereken önemli bir konu olarak gündemi oluşturur. Buna bağlı olarakta, Fena gerçek­leştiği zaman, bunun tamamıyla Allah'ın rıza ve takdirine uy­gun yaşamak, davranmak anlamına mı geldiği, yoksa Allah-Kul ayrımını kaldırıp "Bir" olmak anlamına mı geldiği konusu, üzerinde sıklıkla düşünülen husus olur. Bazılarını tahmin ede-bilsek dahi, tam olarak bilemediğimiz bazı sebeplerden dolayı, söz konusu problemin odaklaştığı yukarıdaki soruya Bekâ-billah (Allah'la bakî olmak) biçiminde cevap verilir ve bu cevap çoğu sûfî tarafından kolaylıkla kabul edilir. Bu cevabın açığa çıkmasında ve bunun oluşumunda o günün müslümanların ilgi odaklarından birisini teşkil eden Felsefe'nin önemli etkileri olur. Ancak felsefenin oynadığı bu önemli rol çoğu zaman sak­lanmaya çalışılır. Hint mistisizminin bazı inançları ise Beka billah inancının oluşumunda diğer önemli esin kaynağı olur. Şöyleki; Plotinus'a (M.270) göre, Tanrıyı bilmek, onunla "Bir" olmak anlamına gelir. Bu bir olmak ise, bilen/bilinen ayrımım tamamen ortadan kaldırır. Hint mistisizmin kaynağı olan Upanişadlar ve Vedantalar'a göre ise varoluşun gereği ve şartı Evrensel Varlık'la (Tanrı'yla) "Bir" olmaktır. Bu ise çoğu zaman Evrensel Varhk'ın insana hulul etmesi şeklinde gerçekleşir. Bu durumun gerçekleşme nedeni ise, insanın arınması, ve yüceleş-mesidir.



Hummalı bir çalışma ile kısa sürede tercüme edilerek, Arapçaya kazandırılan felsefe kitapları ve bilhassa Hallac-ı Man sûr (309/922) gibi bazı sûfilerin Hint'i sık sık ziyaret etme­leri, Bekâbillah inancının oluşmasında etkili olan malzemeyi sağlamış görünüyor. Bu inancın oluşup, kabul görmesi fena inancının aslından oldukça farklı boyutlarda anlamlandırılma-sına da zemin hazırlar. Bütün bunlar sonucunda da kendisin­den geçilenin ne olduğuna yönelik soruya cevap verilmiş olur;



"Ben, sevgi ile bağlı olduğum O kimseyim ve sevdiğim O kimse benim,



Biz bir tek cesede girmiş iki ruhuz,



Sen beni görüyorsan, O'nu da görürsün,



Şayet O'nu görüyorsan her ikimizi de görürsün"



Daha çok hulul inancını ifade eden bu ve benzeri ifadelerle de anlaşılmış olur ki, terkedilen, kendisinden geçilen yoktur. Aksine Mutlak Varlık oluşun bilincine varmak vardır. Hallac-ı Mansûr'un (309/922) diğer bir çok şiirinde ifade edilen bu inan­cın özeti ise "Enel Hakk" sözü olur. O, Hint seyahatleri sırasın­da öğrendiği Hulul inancını Fena inancının çarpıtılmış biçimi içerisinde ifade ederek bu inancın yaygınlık kazanmasına ze­min hazırlar. Elbetteki Mansûr, değiştirilip, çarpıtılan ve bu nedenle Tevhid muhalifi bir özellik kazanan Fena konusu­nun tek örneği değildir. Daha bir çok sûfi, değişik vesilelerle Mansûr'unkine benzer inançlarını açığa vurmaktan geri kal­mazlar. Zamanında zındıklıkla suçlanan Zü'n Nün el-Mısrî (246/861) "Harmaniyemin içinde Allah'tan başka birşey mev­cut değil." veya "Hakk'a Hakk'la baktığım zaman Hakk'ı Hakk'la gördüm ve bir zaman Hakk'da Hakk'la birlikte ol­dum...O'na O'nun nuruyla baktım ve O'nu kendi bilgisiyle gör­düm. O'nun lûtfunun diliyle kendisiyle görüştüm. "Seninle, be­nim halim nasıldır?" dedim. Bana "Ben seninle senim, Sende başka Allah yok" dedi."(54) gibi sözleriyle, söz konusu inancı di­le getirirken, bu inancı sistemleştirip, başlıbaşına bir inanç sis­temi haline getiren İbn Arabî (638/1240) ise "O'nun peygamberi O'dur, göndermesi O'dur ve kelimesi O'dur. O kendisini kendi­siyle Kendi'ne göndermiş'tir." sözleri ve benzerleriyle aynı inancı bazı ufak farklılıklarla tekrarlar. Daha bir çok örneği bulunabilecek bu şahsiyetlerin bir diğer temsilcisi ise Yunus Emre (20/1320-21) olur. O, genel kabul görmüş olan şiirlerinin arasına serpiştirdiği ve hulul ile Vahdet-i Vûcud arasında gi­dip/gelen inancı ile Allah-Kul, Yaratan-Yaratılan ayrımını kal­dırmaya yönelik tavırlar sergiler. Örneğin şu şiirinde olduğu gibi;       



"Dost yüzin göricek şirk yağmalandı Anunçün kapuda kaldı serî'at"



Ünlü mutasavvıf-şair Kaygusuz Abdal'ın (848/1444 ifade­leri de aynı inancın bir başka örneğidir;



"Bu cümle eşyaya mevcûd olan sen



 Bu mevcûd olana vücûd olan sen



 Dohsın yirde gökde her mekânda



Bî-nişân sır olarsın her nisanda



 Şol ay yüzlerde çesm-i siyah sen



Hocasın dahi her bir meta' sen



Geh olur âlemü'l-esrar olur sın



Gehî Ahmet gehi Haydar olursın



Gehî Yûnus ile batn-ı semekde



 



Gehi asel olursın her petekde



Gefi Yûsuf-ıla Mısır'da sultân



Gehl Fir'avn-ıla Musa'ya düşman



Külli şeyde mevcüd oldı çün ki Hakk 'un varlığı



Gel Hakk'ı hâzır görürsen hüsni inkâr eyleme"(57)



Bütün bu örneklerde anlam bulan ve bazı ufak farklılıklar­la ifade edilen inancın en somut tezahürü Şebüsterî'de (725/1324-25) karşımıza çıkar;



"Enelhak, mutlak olarak sırları açığa vurmaktır, Hak'tan başka kim Enelhak diyebilir?



Alemin bütün zerreleri Mansur gibi Enelhak demektedir... Sen, onları ister sarhoş say, ister Mansur!



Daima bu teşbihi çekip dururlar...hepsi de bu hakikatle vardır.



Eymen vadisine gir de o ağaç, sana da "Ben Tanrıyım Tan­rı" desin.



Bir ağacın "Ben Tanrıyım" demesi doğru ve yerinde olsun da neden bir kutlu kişinin demesi doğru ve yerinde olmasın?



Gönlünde şüphesi olmayan kişi şüphesiz olarak bilir ki varlık, ancak birdir.



Birden başka bir şey daha olmadı ki hulul ve ittihat olabil­sin. Halbuki birlik, sülük neticesinde tahakkuk eder.



Halkın varlığı ve çokluğu görünüştedir. Yoksa görünenler zaten hakikatte yoktur



Karşına bir ayna al da bak...oradaki aksi gör.



İşte âlemin aslı da bu çeşit...bildin mi iman et ve bu imana yapış!



Hak'tan başka bir varlık yok...ister o Hak'tır de, ister ben Hak'kım de"(58)



Tarihî süreçte bütün bu inançların, şu veya bu şekilde yay­gınlık ve meşruluk(!) kazanmasından sonra, Kur'an ve Sün­nette açıklanan Tevhid hakikati had safhada değişime uğ­rar. Bütün yaratıklara oranla müteal (aşkın olan Allah inancı­nın yerine, kendisiyle bir, hatta içice olunabilen Tanrı inancı alır.



 



 



 



 



 





  1. Vahdet-i Vücud inancı (S.235-242)


      Anlamı ve mahiyeti ile ilgili tartışmaların hiç kesilmediği bir konu olan Vahdet-i Vücûd, harici tesirlerin etkin olduğu bir inançtır. Müslümanların savaşlar veya ticarî ilişkiler sonucun­da özellikle Hint'le irtibat kurmaları, Hint din ve felsefelerinin müslümanlar arasında tanınmasına imkân sağlar. Bu irtibat süresince Veda inancı bazı sûfilerce düşünce ve inançlarını izahta yardımcı unsur olarak benimsenir. Veda inancına göre, tabiat diye başlı başına bir mevcûd yoktur. Varolan sadece ya­ratıcı kudrettir. Tabiat ise onun bir görüntüsüdür. Aynen dalga ve köpüğün, denizin bir görüntüsü olması gibi. Deniz kayboldu-mu dalgada köpükte kalmaz. Deniz dalga ve köpükten ibaret değildir ancak onlarsız da kendisini gösteremez.



Fena inancının doğru biçiminden, bozulmuş, çarpıtılmış biçimine geçişte Allah'ın varlığının karşısında ayrı bir "Ben"in olamayacağı inancının oluşması, Vahdet-i Vücûd inancının do­ğuşunda önemli bir safhayı teşkil eder. Eğer "Ben" yoksa, o za­man diğer şeylerin de olmaması gerektiği kanaati oluşur. Diğer şeyleri, Allah'a rağmen var kabul etmek Yunus Emre'nin önce­ki sayfada geçen mısrasında olduğu gibi, şirk olarak nitelenir. Ancak bu inancın baştaki dağınıklıktan ve yorum farklılıkla­rından kurtarılıp, sistemli şekilde ifade edilmesi hemen ger­çekleşmemiştir. Bunun için İbn Arabi'yi (638/1240) beklemek gerekmiştir. Veda inancı ve diğer toplumların felsefi birikimle­ri son safhada sahip olunan söz konusu inancı izahta önemli kolaylıklar sağlar ve böylelikle felsefi bir sistem doğar; bu Vah-det-i Vücûd inancındır. İbn Arabi'de ontolojik ve metafizik an­lamda başlıbaşına bir inanç sistemi haline gelen Vahdet-i Vücûd inancı, bazı sufilerin elastikiyetli ifadeleri içerisinde ta­savvufun bünyesinde yerini alır. Elâstiki ifadelerle anlatılan ve bu nedenle istenilen anlama çekilebilen bu inanç, böylelikle müslüman halkın kabulünü elde etme imkânı kazanır.



Söz konusu inancın anlamını araştıracak olursak; Vahdet-i Vücûd inancı "Vücud'"un tek olduğu ve bunun da Vücud-u Mutlak olan Vücud-u İlâhi'den ibaret olduğu anlamına gelir. Buna göre âlem (kâinat) Allah'ın (Vucud-u İlâhî'nin) dış görünüşünden ibarettir. Allah ise âlemin iç görünüşüdür. İkisi arasında cevher, araz farklılığı varsa da bu görünüşten ibaret olup, gerçekte her ikisinin de sıfatlarında fark mevcut değildir.



Başta İbn Arabî olmak üzere en açık biçimiyle Sadreddin Konevî (673/1274) Celâleddin Rumî (672/1273), Abdulkadîr el-İcî (756/1355), İbn Seb'în (669/1270), İbnu'l Farız (632/1235), Tilimsanî ( ) gibi ünlü sufilerin söz ve yazılarında kolaylıkla bulunabilecek Vahdet-i Vücûd inancı, günümüz araştırıcıları­nın çoğunun zihnin de Batı kökenli Panteizm kavramını çağrıştırır bir şekilde yer etmiştir.Çünkü Panteizm'e göre de "Al­lah'ın âlemden ayrı ve müstakil bir şahsiyeti yoktur."(60)



Elbetteki yanlışlığın coğrafyası ve zamanı olmaz. Yanlış, her yerde ve zamanda yanlıştır. Üstelik yanlışlar arasındaki farklılıklar (zıtlıklar) birine oranla diğerini doğru kılmaz. Yani basit bir örnekle; 2 kere 2'nin değişik kişiler tarafından 5 veya 7 olarak kabul edilmesi durumunda, 5 sonucunu yanlış kabul eden birisinin 5 ile 7 sonuçları birbirinden farklı olması nede­niyle, 7 'yi 5'e kıyaslayarak " 2 kere 2 nin 5 ettiği görüşü yanlış­tır, 7'de 5'ten farklıdır o halde 2 kere 2, 7 dir" yargısında bulu­namaz ve böyle bir yargı doğru kabul edilemez. Çünkü 2 kere 2'nin 5 ettiği düşüncesi nasıl yanlışsa 7 ettiği düşüncesi de aynı şekilde yanlıştır. Zira bir yanlışın durumu diğer bir yanlışa gö­re değil, doğruya göre bir anlam ifade eder. Birşey, doğru olan­dan farklı ise yanlışlık değerini kazanır. Doğruyla aynı ise doğ­ruluk değerini kazanır. Bunları belirtmemizin nedeni ;Vahdet-i Vücûd inancını ısrarla Batı'nın panteizminden farklı olduğu­nu vurgulayarak doğru (hakikat) kılma gayretlerinin hiç eksik olmamasıdır. Bu durumda olanlar Fena ve Hulûl'la ilgili inançlara sahip olup, bunu tereddütsüz bir şekilde ifade eden kişilere rağmen, "Onlar bununla hululü kasdetmiyorlar(dı)" di­yerek konuyu zoraki olumlu mecralara çekmeye çalışan kişiler­le benzer tavır içerisindedirler. Kraldan çok kralcı kesilme eği­limi taşıyan bu şahsiyetlerinden birisi de çağdaş araştırıcılar­dan Seyyid Hüseyin Nasr'dır ve konumuzun anlaşılması için onu bir örnek olarak alabiliriz. O, kitaplarında ısrarlı bir şekil­de Vahdet-i Vücûd'un Panteizm olmadığını açıklar. Ona göre, bu ikisi arasında hiç bir benzerlik yoktur. Şu açıklaması ise bu ilgisizliği(l) göstermeye yöneliktir; "(Öncelikle) Panteizm felsefî bir sistem(dir)...ikinci olarak, panteizm Allah'la kâinat arasında tözsel bir devamlılık öngörür...(Vahdet-i Vücûd inan­cına gelince) şudurjDU doktrinin esaslan, Afiah kâinat karşısın­da mutlak aşkın (müteal) olmakla birlikte, kâinat O'ndan bütü­nüyle ayrı değildir. Yani kâinat esrarlı biçimde Allah'a katılmış durumdadır."(62)



Görüldüğü gibi Panteizm ile Vahdet-i Vücûd arasındaki çok ince anlam farklılıkları dikkate alınarak, Vahdet-i Vücûd'un Panteizm olmadığı ve Panteizm yanlış olduğuna gö­re, Vahdet-i Vücûd'un doğru/hakikat olduğu gibi bir saçmalığa düşülmektedir. Halbuki la ilahe illallah'ta simgeleşen Tevhid hakikati çerçevesinde düşünüldüğünde dikkate alınması gere­ken husus, Vahdet-i Vücûd'un Tevhid'in gereği mi yoksa onun çarpıtılmış biçiminin ulaştığı bir inanç mı olduğu konusudur.



Vahdet-i Vücûd inancını, karşıtları bir yana, bizzat taraf­tarlarının ifadelerinden hareketle anlamaya çalışacak olursak, İlk sıralarda karşımıza çıkan şahıs Hallac-ı Mansur (309/921) olur. Onun daha çok hulul inancını çağrıştırır ifade ve fikirleri önceki sayfalarda da geçtiği gibi bir çok taraftar bulur. O'nun çok sayıdaki taraftarlarından bir örnek olarak yakın dönem sufilerinden Nazmi Efendi'yi(1113/1701) anabiliriz. O, Vahdet-i Vücûd inancı gereği, hulul inancına karşı çıkar. Hulul olabil­mesi için iki ayrı varlığın bulunması gerektiğini ifade eder ve O'na göre iki ayrı varlık yoktur. Bu nedenle hulul inancı yanlış­tır, hakikate muhaliftir. Çünkü bir tek varlık vardır. O da "Vücûd-u Mutlak" olan Allah'tır. Nazmî Efendiye göre, "Allah bütün âlemi, kâinatı kaplamış" demek te büyük yanlıştır, kü­fürdür. Çünkü bu ifadeyle de Allah'tan ayrı bir âlemin olduğu söz konusu edilmektedir. Halbuki âlem, eşya diye birşey yok­tur. Varolan sadece Allah'tır. Ancak bunu ise cahiller değil sa­dece "ev ednâ" makamına erişenler anlayabilirler. Ünlü sûfi-şair Camî'de (898/1492) mensubu olduğu ve savunduğu  Vahdet-i Vücûd inancını bir çok şiirinde tekrar tekrar açıklar. Şu şiiri bunlardan sadece birisidir;



Arkadaş,dost, yoldaş,



Hepsi O,



. Dilencinin yırtık-sökük elbisesindeki de,



Krallara lâyık sırmalı kaftanlardaki de,



Hep O;



Çeşitliliğin sergilenişinde veya birliğin gizliliğinde



 Vallahi hep O!



Tallahi hep O!



İbn Arabi'nin (638/1240) Vahdet-i Vücûd inancının sistemleştiricisi olduğunu belirtmiştim. O, seleflerinden aldığı bu inancı sistemli, başlıbaşına bir inanç sistemi haline getirdikten sonra haleflerine devreder. Bu itibarla konunun İbn Arabî mer­kezli incelenmesinde yarar vardır, îbn Arabi'nin Vahdet-i Vücûd inancının doğru biçimde anlaşılabilmesi için Nazmi Efendi örneğinde olduğu gibi, hulul inancının dayanak alınma­sı gerekmektedir. Şöyleki, O, hulul inancının saçma olduğunu ifade eder. Çünkü hulul olması için, iki ayn varlığın (hulul eden ve kendisine hulul olunan - Allah/kâinat) bulunması gerektiği­ni söyler. Halbuki ona göre mevcud (varolanlar) Bir'dir. "Haki­kat budur ki, Halik, Mahlûktur ve yine hakikat budur ki, Mahlûk, Hâlık'tır. Bunların hepsi bir tek varlıktandır. Hayır belki O tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan varlıktır." Ona göre âlem ile Allah arasında bir ayrıma gidilmesi zorunlu görülecek olursa, bu ancak zihinsel olarak yapılabilir. Yani böylesi bir ayrım şeklîdir, gerçeği yoktur. Çünkü "varlıkta ancak bir vardır. Suyun rengi kabının rengidir."(66) O'nun Vahdet-i Vücûd inancının dayanağı olarak ünlü eseri Fûsus el-Hikem dikkate alındığında, söz konusu inancını ifade eden bazı söz ve açıklamaları şunlardır; "Bu kitap, nefis arzularının mü­nezzeh ve içine fesad karışmamış olan en kudsî makamdan in­dirilmiştir...ben ancak bana ilham olunan şeyi söyledim. (s:5) Tann, mahlûkuna insan ile nazar kıldı ve onlara rahmet eyledi.' Şu halde O ezelî olan insan, şekliyle hadîs, zuhur ve neş'eti ba­kımından ebedî ve daimdir, (s: 10) Bineanaleyh biz O'nu gördü­ğümüz vakit kendi nefislerimizi görürüz ve O bizi gördüğü va­kit kendi nefsini görür, (s: 19) O (yani Adem) hem Hak, hem de Halk'tır (s:25) Hakk'ı tenzih eden kimse ya câhildir, ya edebî noksan kimsedir...Çünkü Hak olan Mahlûk'ların hepsinde zu­hur yani belirme vardlr. Şu halde bütün mefhumlarda beliren O'dur. (s: 51,52) Sen Hakk'ın sureti ve Hakk da senin ruhun ol­duğu olduğu cihetle sen Hakk için cismanî bir suret gibisin. O da senin cesedinin suretini sevk ve idare eden bir ruh gibidir (s:54). Alemin suretinden Hakk'ın ayrılması asla mümkün de­ğildir (s: 55). Böyle olunca her bir Mâbud'da Allah'tan başkası­na ibadet olunmadı (s: 62). Sen yere gömüldüğün vakit O'nun içindesin, O senin zarfındır (s: 66) Vücûd âleminde ancak O vardır (s: 74). Varlıkta O'nu gören, O'dan başkası değildir (s:75). İnsan ve eşya isimleriyle anılan hep O'dur (s:76). Demek oluyor ki, tabiat âlemi bir aynada beliren suretlerdir. Hayır! belki de çeşitli aynalarda görülen tek bir sûrettir(s:81). Allah beni öğer, ben de O'nu. O bana kulluk eder, ben de O'na (s:94) Hakk'ın belirmesi benim vücûdumdadır. Bunun için biz Hakk'a göre kap gibiyiz (s:95). Ey nefsinde varlıkları yaratan! Sen halk ettiğin şeylerin hepsisin(s:105). Bir vakit olur ki, Kul şüphesiz Rabb olur. Başka bir vakitte de iftirasız kulluk derece­sine iner (s:109). Herhangi bir mahlûkta Allah'tan şu eser var­dır ve diğer mahlûkta bu şey vardır denilemez. Çünkü O ezelî varlık parçalanmayı kabul etmez (s:111). Sen Kul'sun ve Tan-n'sın; kulluğun kimin kulu olduğunu bildiğin içindir (s:116). O herşeyi kaplamıştır (s:118). Zaten yolda muhakkak olarak yü­rüyen Hakk'tır. Bilinen de ancak O'dur. (s: 156). Şu halde sen bir yönden düşünürsen benim sığınmam O'ndan O'na-dır(s:164). Göz O'ndan başkasına bakmaz (s:167)... Hakikat an­cak bizim bahsettiğimizdir. Buna inan ve bu meselede hâl ile bi­zim gibi ol (s:307)...



Bu bölüme İmam Ebû Hanife'den (150/767) bir alıntıyla başlamış ve insanların aynı kavramla farklı şeyler ifade edebi­leceklerini, bu nedenle kavramların bizzat kendilerinin değil, ifade ettikleri anlamın önemli olduğunu açıklamıştık. Tevhid hakikatinin "Tevhid", "İslâm" isimleri altında bozulup değişti­rilmesine ilişkin çok sayıda örneklerden de anlaşılmış olmalı­dır ki, bazı insanlar söz ve yazılarında her ne kadar Allah, İslâm, Peygamber, Kur'an vs gibi isimleri kullanırlarsa da, on­ların bahsettikleri bu isimlerin Resûlüllah (sâv)'in bildirdiği dinin temelini oluşturan benzer isimlerle bir ilişkisi olmamış­tır. Kısacası çoğu zaman bu şahıslar, Kur'an ve Sünnet'te bildi­rilen aşkın (Muteal), yaratıklarının herşeyini hükmü altında bulunduran, herşeyi kontrolü, gücü, ilmi altında tutan, sürekli yoktan yaratan, kendisiyle hiç bir yaratığın bir (aynı) olmadığı ve olamayacağı Allah inancının dışında bir Allah'a inanmışlar, o kendi hayallerinin ürünü olan hayali varlıktan, Allah olarak bahsetmişlerdir. Onların inandığı o Allah ise (haşa) yoktan ya­ratamayan, yaratıklarıyla ilgilenmeyen've hatta yaratıklarıyla bir (aynı) olan hayallerinin ürünü bir varlıktır. Bu durumun kı­sa ve çok güzel bir değerlendirmesi olarak yine İmam Ebû Hanife'nin (150/767) bir tesbitini dikkate almak konunun anlaşılır olması açısından yararlı olacaktır; "Bir yahudiye kime ibadet ettiğini sorarsanız, "Allah'a ibadet ediyorum" der. Allah'ı sor­duğun zaman, onu beşer şeklinde yaratılmış olan oğlu Üzeyr ol­duğunu söyler. Bu durumda olan kimse Allah'a iman etmiş ol­maz. Eğer bir Hristiyana, kime ibadet ettiğini sorarsanız "Allah'a ibadet ediyorum" der. Allah'ı sorduğunda, onun İsa'm ce­sedinde ve Meryem'in karnında gizlenen, bir yere sığan ve gi­ren varlık olduğunu söyler. Bu durumda bulunan kimse ise Al­lah'a iman etmiş olmaz. Mecusi'ye de kime ibadet etitiğini so­rarsan, o da "Allah'a ibadet ediyorum" diye cevap verir. Fakat Allah'ı sorduğun zaman, onun ortağı, eşi ve çocuğu bulunan bir varlık olduğunu söyler. Bu durumda olan bir kimse de, Allah'a iman etmiş olmaz. Bütün bu kimselerin Allah'ı bilmemeleri ve , inkârları birdir. Vasıfları, sıfat ve ibadetleri ise çok ve değişik­tir... İşte böylece sen onların tavsif ve ibadet ettiklerine, ibadet etmediğini bilirsin. Çünkü onlar üç yahut iki ilâh tavsif ediyor­lar. Tavsif ettiklerine de ibadet ediyorlar. Oysaki sen, bir olan Allah'ı tavsif ediyorsun. O halde senin ibadet ettiğin mabu-dun.onların ibadet ettiklerinden başkadır. Onların mabudu da senin ibadet ettiğinden başkadır. Bunun için Kur'an'da ;"De ki, ey kâfirler,ben sizin taptıklarınıza tapmam, siz de benim taptı­ğıma tapmazsınız" buyurulmuştur."



 



Kaynak: Tevhid ve Değişim - Celaleddin Vatandaş, Pınar yayınları, 2.Baskı, İst-1993

  
   
Bu Yazı Hakkında
Bu Yazı 23.11.2005 22:58:26 tarihinde siteye eklendi ve dosya kategorisinde 295 kez okundu.

Bu Yazıyı yazıcıdan çıktı almak için tıklayın.
Bu Yazının kayıtlı olduğu dosya kategorisine gitmek için tıklayın.
Bu Yazıda veya sayfada hata varsa lütfen bize bildirmek için tıklayın
 
     
 
Okuduğunuz yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Kur'an Nesli alıntıladığı tüm yazıları hiçbir ticari kaygı gütmeksizin bilginin paylaşılması maksadıyla sizlerle paylaşmaktadır.
KURANNESLİ.ORG - 2005